19 Ocak 2014 Pazar

çocuk tiyatroları. . .


Çocuk sahibi olduğum bu 11 yıl boyunca piyasada çocuklara dair bir çok şeyin çeşitlendiğine ya da kalitesinin arttığına şahit oldum. Bir tek şey hariç... Çocuk tiyatroları. İnanmakta güçlük çekiyorum. Oyunculuk, kostüm, müzikler, konu, süre, bilet fiyatları gerçekten şaşırtıyor beni. Bu projelerin içindeki insanlar çocuk sahibi değiller, hatta hayatlarında hiç çocuk olmamışlar ya da hiç çocuk görmemişler diye düşünüyorum çoğu kez. Çağın gerçeklerinden, etikten, çocukların algı seviyelerinden ya da ilgi duydukları konulardan kesinlikle habersiz kişiler bunlar. Herhangi bir çocuk kitabının kapağını falan açmış olamazlar hatta herhangi bir kitabın kapağını açmış değiller diye acımasızlaştığım da oluyor çoğu zaman. Bunca yıldır bu hırçın eleştirilerimden nasiplenmemiş çok az çocuk oyunu vardır. Geçenlerde Can'la izlediğimiz Küçük Prens ve Çiçek bunlardan biri. (Can'la okuduğumuz ilk uzun hikaye Küçük Prens. Yazın Paris seyahatimiz öncesinde okumuştuk. Oralarda Küçük Prens'le çokça karşılaşacağımızı umuyordum. Can çok etkilenmişti Küçük Prens'ten. Dramatik yanlarını biraz törpüleyerek okuduysam da, bir kaç kez sesi titreyerek soru sormasını engelleyememiştim. Çiçek yalnız mı kalmıştı? Küçük Prens Tilki'yi neden terketmişti? Yılan Küçük Prens'e ne yapmıştı?) Hikayenin dramatik yanlarını vurgulamayan, neşeli, samimi bir oyundu. Oyunculuk da, dekor da, kostümler de, şarkılar da az ve özdü. Hikayeyi bilmeyen ve salonun üçte birini ancak dolduran çocukları pek sarmadı oyun belki ama Can severek izledi. Benim de sıkılmadığım yegane çocuk oyunudur diyebilirim.
 
Küçük tiyatro gruplarının ticari yaklaşımlarını anlayabiliyorum. Bol hayvanlı, bol "ay düştüm düştüm!"lü ya da bol klişeli oyunlar çocukları garanti eğlendirir diye düşünüyorlar. Ancak İstanbul Devlet Opera Balesi'nin hiç bir masraftan kaçınmayarak canlı orkestra ve 15-20 kişilik bir kadro ile tam 2 saatlik bir oyun sahneye koyup da aslında bu işe hiç kafa yormamış olmasını anlamakta güçlük çekiyorum. Bugün Can ve arkadaşlarıyla Kitap Aşkına'yı izledik Süreyya Operası'nda. Oyunun tanıtım metni bile kafa karıştırıcı:
"Anne ,baba ve çocuktan oluşan - günümüzün deyimiyle- bir çekirdek aile. Öykümüzün kahramanı Memo kitap okumayı çok sevmekte, zamanının çoğunu kitap okuyarak, dahası hayalinde kitap kahramanlarının arasına karışarak geçirmektedir. Kimler yoktur ki bu kahramanların arasında? Akıl küpü Çizmeli Kedi, evinden atılmış zavallı Parmak Çocuk, sahte Kont, güzel Prenses, pinti Kral, saf Dev, yaralı Silahşör, minik Kral, afacan Tomi ile Bobi, etobur Dev ve onun sinsi karısı?
Memo, hayal dünyasına kendini kaptırıp tüm bu kahramanlarla serüvenden serüvene koşadursun, ailesi biraz hoşnutsuzdur. Çünkü okumak çok güzel ve yararlı bir alışkanlık olsa da tek tutku haline dönüşmemeli, insanı gerçek yaşamla olan bağlarından, ödev ve sorumluluklarından koparmamalıdır."
Mesaj aptalı oluyorsunuz oyunu izlerken. Çocuk kitap okuyor yaranamıyor. Yok kitabı elinden bırakıp çöpü kapıya koymalıymış. Yok ödevi yok muymuş? Evet kitap okusunmuş ama ayarı kaçmasınmış. Sonra bir Çizmeli Kedi mesajı var ki... Bu masalın mesajı aklını kullanmak, zeki olmak falan değildir. Yalan söylemek ve kandırmak üzerine bir masalı hala çocuklara zekanın zaferi diye anlatamazsınız bence bu çağda (ve hatta bu Türkiye'de). Oyunculuklar gereksiz abartılı, kostümler dehşet saçıyor, süre (arayla tam 2.5 saat) kimin fikri bilmek istiyorum...
 
 
 

2 yorum:

Yaşamın kıyısında dedi ki...

Benim Can'ım sıkılmıştır yaa :)

sibel dedi ki...

yok aksine benim ısrarlarıma rağmen çıkmadı oyun bitmeden. bir de bugün 'anne kitap okumak o kadar da iyi değil, değil mi?' dedi. oyunu çok mu acımasızca eleştirdim diye düşünmüştüm ama can'ın bu yorumundan sonra az bile yazmışım dedim. 'ben onlarla aynı fikirde değilim annecim. istediğin kadar kitap okuyabilirim, okuyabilirsin.' diyerek mesajın kalıntılarını silmeye çalıştım.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...