30 Ocak 2014 Perşembe

çocuklara kitap okumak . . .

Canımı sıkan bir seri şey oldu yine. Yok. Dönüp buraları okuduğumda onları tekrar hatırlamak istemiyorum. Güzel şeyler kalsın aklımda hep...

Mesela bugün tazecik kargoyla gelen aslında Can'ın yaşının biraz büyük kaçtığı bir kitabı yazayım. Hep Hayır Diyen Aslan. Mamutlu Börek'ten sonra en çok güldüğüm resimli çocuk kitabı diyebilirim. Okurken seslendirmek eğlenceli. Diyaloglar neşeli. Hele sonunda insana çocuğunu bolca sıkıştırıp öpme imkanı veriyor ya... İnsan bir çocuk kitabından daha ne ister, değil mi?
Aslında artık daha çok 'uzun' kitaplar okuyoruz Can'la. Yazın kitap ayraçlarına ilgisi artınca, deneyelim istedim. Küçük Prens ve Sigge'nin Z'si ile başladık. Sonra biraz daha büyük bir yaşta Boncuk'a okuduğum Şamatalı Köy'ün Çocukları ile devam ettik. Şamatalı Köy'ün Çocukları 3 kitap. Araya hem başka 'uzun' kitaplar hem de okumaktan bıkmadığımız resimli kitaplar koyuyoruz. Öyle seviyorum ki bu seriyi bitmesini istemiyorum sanırım. Çocuk olmaya dair bu kadar duru kitaplar yazabildikleri için bu kuzeyli yazarları kocaman kucaklayasım geliyor. Bir de zamanında İthaki'nin çıkardığı kalın ciltli kopyalarına sahip olduğumuz için çok mutluyum. Öyle özenli baskılar ki.
Resimli kitaplarda tam anlamıyla bir Feridun Oral takipçisiyiz. Verdiğim listede hikayesini de kendi yazdığı kitaplar var. Ancak resimledikleri bunlarla sınırlı değil. Yalvaç Ural'la ya da Sara Şahinkanat'la hazırladıkları da kütüphanemizin kıymetlilerinden. Ama bir tanesini seçmem gerekirse Benekli Faremi Gördünüz mü? derim. Genelde pek sevemediğim klasik masalların bu kadar iyi harmanlanabilmesi ve o müthiş illüstrasyonlar değil sadece bu kitabı kalbimizde ayrı bir yere koyan. Kitabın sonunda iki satır, bu küçük kurgusal hikayeyi gerçek bir yaşanmışlığa bağlıyor ve işte o zaman torununa kitap okuyan bir ananenin gözleri dolabiliyor:)
Nesin Yayınevi'nin kitaplarından da Postacı Pierro ile Gece Bekçisi Marcello döndür döndür okuduklarımızdan. Müziğe ve dostluğa dair çok hoş bir hikaye. Tek sorun kitabı her okuduğumda iki arkadaşın radyoda duyduğu güftelere farklı besteler uydurmak zorunda kalışım ve bu konuda çok da yaratıcı olamayışım...
Hmmm. Bakalım sıkıntımız hafiflemiş mi? Evet evet hiç fena değilim...

27 Ocak 2014 Pazartesi

lysistrata testosteron'a karşı . . .

Aristophanes'e dil uzatacak değilim elbet. (Ya da ne bileyim bu cüreti göstermeme kim engel olabilir.) Konunun uzmanlarının söyleyeceği çok değerli şeyler vardır mutlaka ama ben bir kadın ve bir izleyici olarak neden rahatsızlık duyduğumu tespit etmeye çalışacağım. Çok erkek diliyle yazılmış bir kadın oyunu "Lysistrata: Kadınlar da Savaşırsa". Dünyanın gelip geçtiği savaş (ve hatta barış) hallerinde kadınların konumu düşünüldüğünde, bu iddialı ve kadınlığına(!) güvenen kadınlar komedisi insanın içini acıtıyor. Bırakın savaş hallerini barış hallerinde bile tecavüz edilen, şiddete maruz bırakılan kadınlar aklına düşerse insanın, değil yanımda oturan teyze gibi gevrek gevrek gülmek ufacık bir gülümseme bile insanı kendi kendinden soğutur gibi geliyor. Erkeklerin her repliği çok tanıdık bildik gündelik hayattan çekilip çıkarılmış hakaretlerken kadınların verdikleri karşılıklar sadece tiyatral olarak yorumlanabilir sanki. Tiyatro eleştirmenliğine öykündüğüm yok elbet. Ama ben bundan neredeyse 2500 yıl önce yazılmış bir oyunu bugüne taşıyacak olsam çağın gerçeklerinin sadece barış söyleminde değil kadın erkek ilişkilerinde de altını çizecek bir yol bulmaya çalışırdım gibi geliyor. Ya da bilmiyorum benim kaçırdığım derin bir alt metin vardır. Belki de ben de "günümde değildim". Oyunculuk için aynı hayal kırıklığından bahsedemem ama. Oyuncuların çoğu doyurucu bir performans gösteriyordu. Hatta oyuna katlanabilmemi sağlayan şey oyunculuktu diyebilirim.
Bu sezon tiyatro seçimlerim enteresan benzerlikler gösteriyor. Geçenlerde de uzun süredir kapalı gişe oynayan Testosteron'u izleme şansım oldu. Son derece önyargılı gittim oyuna. Maço bir dile dayanan popüler bir oyun seyredecektim. Belden aşağı espriler ve hakaretlerin yavanlığı ile rahatsız olacaktım. Falan filan... İlk sahnelerde fotoğrafım çekilse dudak bükmüş çıkardım. Fakat sonra metnin ilginçliği ve oyunculuğun gücüyle bütün önyargılarımdan silkelenip oyunun tadını çıkardım. Evet belki biyolojik indirgemeci bir yaklaşım hakim oyun dilinde. Hayvanlar aleminden örneklerle aslında kadın erkek ilişkilerinin rekabete dayalı doğasını hormonlarla açıklama eğilimi var. Hatta Lysistrata'daki kadın algısı bu metinde de göze çarpıyor. (Fettan, güvenilmez, dişiliği ön planda, çıkarcı, vesaire...) Ama yine de kendi içinde tutarlı ve eleştirel bir metin. Karakterler ve hikayenin sarmal yapısıyla da zengin. Oyuncular ise bence on numara :) Çok eğlendiğimi ve hatta çok güldüğümü söylemeliyim.
Demek ki bir oyunu beğenmem için benim düşüncelerimin aynası falan olmasına gerek yok. Farklı bir bakış açısını rahatsız etmeden izletebilmek önemli. Hepimiz aynı şekilde düşünmek zorunda değiliz biliyorum. Ancak farklı düşünceleri tolere edebilmem için bir ahlaki ve estetik alt sınırım var demek ki.
 

22 Ocak 2014 Çarşamba

mahalle . . .

Geçen yaz karalayıp da taslak olarak sakladığım bir kayıt buldum. Zamanlama manidar oldu :) Zira dün apartmanımızın dönüşümü için müteahhit firma ile sözleşmemizi imzaladık. Tam sekiz yıldır yaşadığımız ve anılar biriktirdiğimiz evimizden ayrılma çanları çalıyor. Mahallemizden uzaklaşacakmışız gibi görünmüyor. Yine buralardayız.
evet fotoğraflardan birinde ağaçtan kedi kurtarmaya operasyonu var...
Öyle ya da böyle, bu sevimsiz şehrin göbeğinde, kendimizi bir mahalleye ait hissediyor ve anılar biriktiriyoruz... Çok sosyal değiliz, öyle dadından yenmeyen komşuluklarımız falan da yok. Geçen yaz (yok yahu öncekiydi sanırım) bir sürü telefon trafiği ile arka bahçe/otoparka aldırdığım park masasında da öyle çok yayılmışlığımız, sohbetler edip çay içmişliğimiz de yok. Çocuklar komşu çocuklarının, en çok simalarını tanıyorlar. Apartmandakilerle ilişkimiz daha çok dönüşüm sürecindeki tatsızlıklarla şekillendi.
 
Bir yandan da... Cancan da Boncuk da mahalle okullarındalar. (Boncuk 4+4+4 sistemi ile ilkokul olarak kalan okulundan mezun olmak durumunda kaldı. Artık mahalle okulunda değil ne yazık ki! Cancan ise yuvasından ayrılıp ablasının mezun olduğu okulun anasınıfına başladı. Hala mahallede...) Onları okula bırakıp okuldan alırken sokakta mutlaka tanıdık birlerine denk gelip selamlaşıyoruz. Mahalle esnafını tanıyor ve güveniyoruz. Sokaklarda ağaçlar var ve her yaz dökülen dutlara çare zihni sinir projeleri geliştiriyoruz. Dükkanı tekkeye dönen manikürcü arkadaş, kargalara ve kedilere rağmen tavuk yetistirmeye çalışıyor. Cancan'ın traşı mahalle berberinden. Boncuk her Kadıköy dönüşü sokağımıza girdiğimizde 'Oh geldik mahallemize!' diyor.
 

19 Ocak 2014 Pazar

çocuk tiyatroları. . .


Çocuk sahibi olduğum bu 11 yıl boyunca piyasada çocuklara dair bir çok şeyin çeşitlendiğine ya da kalitesinin arttığına şahit oldum. Bir tek şey hariç... Çocuk tiyatroları. İnanmakta güçlük çekiyorum. Oyunculuk, kostüm, müzikler, konu, süre, bilet fiyatları gerçekten şaşırtıyor beni. Bu projelerin içindeki insanlar çocuk sahibi değiller, hatta hayatlarında hiç çocuk olmamışlar ya da hiç çocuk görmemişler diye düşünüyorum çoğu kez. Çağın gerçeklerinden, etikten, çocukların algı seviyelerinden ya da ilgi duydukları konulardan kesinlikle habersiz kişiler bunlar. Herhangi bir çocuk kitabının kapağını falan açmış olamazlar hatta herhangi bir kitabın kapağını açmış değiller diye acımasızlaştığım da oluyor çoğu zaman. Bunca yıldır bu hırçın eleştirilerimden nasiplenmemiş çok az çocuk oyunu vardır. Geçenlerde Can'la izlediğimiz Küçük Prens ve Çiçek bunlardan biri. (Can'la okuduğumuz ilk uzun hikaye Küçük Prens. Yazın Paris seyahatimiz öncesinde okumuştuk. Oralarda Küçük Prens'le çokça karşılaşacağımızı umuyordum. Can çok etkilenmişti Küçük Prens'ten. Dramatik yanlarını biraz törpüleyerek okuduysam da, bir kaç kez sesi titreyerek soru sormasını engelleyememiştim. Çiçek yalnız mı kalmıştı? Küçük Prens Tilki'yi neden terketmişti? Yılan Küçük Prens'e ne yapmıştı?) Hikayenin dramatik yanlarını vurgulamayan, neşeli, samimi bir oyundu. Oyunculuk da, dekor da, kostümler de, şarkılar da az ve özdü. Hikayeyi bilmeyen ve salonun üçte birini ancak dolduran çocukları pek sarmadı oyun belki ama Can severek izledi. Benim de sıkılmadığım yegane çocuk oyunudur diyebilirim.
 
Küçük tiyatro gruplarının ticari yaklaşımlarını anlayabiliyorum. Bol hayvanlı, bol "ay düştüm düştüm!"lü ya da bol klişeli oyunlar çocukları garanti eğlendirir diye düşünüyorlar. Ancak İstanbul Devlet Opera Balesi'nin hiç bir masraftan kaçınmayarak canlı orkestra ve 15-20 kişilik bir kadro ile tam 2 saatlik bir oyun sahneye koyup da aslında bu işe hiç kafa yormamış olmasını anlamakta güçlük çekiyorum. Bugün Can ve arkadaşlarıyla Kitap Aşkına'yı izledik Süreyya Operası'nda. Oyunun tanıtım metni bile kafa karıştırıcı:
"Anne ,baba ve çocuktan oluşan - günümüzün deyimiyle- bir çekirdek aile. Öykümüzün kahramanı Memo kitap okumayı çok sevmekte, zamanının çoğunu kitap okuyarak, dahası hayalinde kitap kahramanlarının arasına karışarak geçirmektedir. Kimler yoktur ki bu kahramanların arasında? Akıl küpü Çizmeli Kedi, evinden atılmış zavallı Parmak Çocuk, sahte Kont, güzel Prenses, pinti Kral, saf Dev, yaralı Silahşör, minik Kral, afacan Tomi ile Bobi, etobur Dev ve onun sinsi karısı?
Memo, hayal dünyasına kendini kaptırıp tüm bu kahramanlarla serüvenden serüvene koşadursun, ailesi biraz hoşnutsuzdur. Çünkü okumak çok güzel ve yararlı bir alışkanlık olsa da tek tutku haline dönüşmemeli, insanı gerçek yaşamla olan bağlarından, ödev ve sorumluluklarından koparmamalıdır."
Mesaj aptalı oluyorsunuz oyunu izlerken. Çocuk kitap okuyor yaranamıyor. Yok kitabı elinden bırakıp çöpü kapıya koymalıymış. Yok ödevi yok muymuş? Evet kitap okusunmuş ama ayarı kaçmasınmış. Sonra bir Çizmeli Kedi mesajı var ki... Bu masalın mesajı aklını kullanmak, zeki olmak falan değildir. Yalan söylemek ve kandırmak üzerine bir masalı hala çocuklara zekanın zaferi diye anlatamazsınız bence bu çağda (ve hatta bu Türkiye'de). Oyunculuklar gereksiz abartılı, kostümler dehşet saçıyor, süre (arayla tam 2.5 saat) kimin fikri bilmek istiyorum...
 
 
 

18 Ocak 2014 Cumartesi

let me fall . . .


Cirque du Soleil, Boncuk'un doğumundan çok yıllar önce hayatımıza girmiş ve onun bebekliği ve ilk çocukluğu sırasında da bize çokça eşlik etmişti. Türkiye'deki ilk gösterileri, Saltimbanco, bizi çok heyecanlandırmıştı. İkinci gösteri Alegria ise, Can'ın da azıcık korkarak da olsa bize eşlik edebildiği bir yaş dönemine denk gelmişti. Ancak bütün bu yıllar boyunca bütün gösteri müzikleri ve bir-iki gösterinin videosu hep elimizin altında olmuştu.
Arkadaşlarımız Barcelona seyahatleri sırasında bir müzik dükkanından Boncuk için Cirque du Soleil gösterilerinin sevilen parçalarının notalarının bir derlemesini almışlar. Let Me Fall bu parçalar arasında Boncuk'un ilk seçimi oldu. O büyülenerek çalıyor, biz de büyülenerek dinliyoruz.

17 Ocak 2014 Cuma

gamlı olanı . . .

www.myowlbarn.com
1994 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Bölümü'nde 3. yılımı tamamlamışım. Yaz tatili... Mimarlar Odası'nın Galata Grubu ile bir atölye çalışması için Muğla'dayız. Bir vesileyle kaçamak yapıp daha güneye atmışız kendimizi bir kaç günlüğüne. Manavgat Şelalesi'nin girişinde orta yaşlı bir teyzenin tezgahından doğal taştan oyulmuş küçük bir baykuş biblosu alıyorum. "Koleksiyon yapacağım. İlk parçam da budur." diyorum. (O dönemler böyle baykuş furyası da yok hani. Bir nevi trendsetter'im yani öhöm :) Mimar Sinan'ın sembolü baykuş. Bilge kuşun görüş açısı geniş. Hem de gece görüşü güçlü. Yani bu kuş hakkında her türlü bilgi entelektüel bir mimar adayı için heyecan verici. Böylece başlıyor baykuş maceram. Gidilen yerlerden toplananlar, değişik tasarımlar ya da ürünler, hediyeler, hediyeler ve de hediyeler.... Bu hikaye çok uzun aslında ve bu uzun hikayeyi tezim için de kaleme alacağım, almalıyım. Bugün bu meselenin aklıma düşüşünün nedeni ise daha başka.
 
Ben kendimi bildim bileli kafama koyduğum ya da hayalini kurduğum hemen her şeyi yaptım ya da hemen her şeye sahip oldum. Yani... Olduğu kadar diyelim. Eşiğimi hiç çok yükseğe koymadığım için belki de... Ama şu var ki sahip olduğum ve yaptığım her şey için hep çok ama çok çalıştım, zorlandım ve bedeller ödedim. Benim hayatımda şans diye bir şey olmadı. Bir kerede, güzel bir tesadüfle kazandığım hiç bir şey yoktur. Hayatı kolaylaştıran, işlerin tıkırında yürümesini sağlayan ilişkilerim, zamanım, param hiç olmamıştır benim. Kazandığım şeylerin tadını çıkarmak için önce ödediğim bedellerin travmalarını atlatmam gerekmiştir hep. Bir sürü örnek verebilirim...
 
Baykuş bazı kültürlerde uğursuzluk sembolü ya... Bazen acaba diyorum. . .

14 Ocak 2014 Salı

meşgul . . .

Bir İngiliz atasözü (ya da bilmiyorum belki de İsviçreli bilim adamları) der ki: "Yapılacak çok acil bir işiniz varsa çok meşgul birine verin". Durumum budur!

12 Ocak 2014 Pazar

...

Bugün bir cenazedeydim. Çok yakın bir arkadaşım babasını kaybetti. Son altı ay içinde aldığımız ikinci kayıp haberi bu. Diğeri de çok yakın bir başka arkadaşımın babasıydı. Babalarının cenazesi ve mezarı başında metanetli güçlü kadınlarmış gibi yapan küçük kız çocukları gördüm. İkisi de sanki bir eşikte durmuş, kendi babasız geleceklerine bakıyorlardı. Sanırım insanlar ancak anne babalarını kaybettikleri zaman büyüyorlar...

10 Ocak 2014 Cuma

asgari müşterek...


Bugünlerde ailenin bütün üyelerinin dinlemekte uzlaşabildiği yegane parça bu. Cancan Fenerbahçe marşları, hala ve hala Moves Like Jagger, ve Boncuk'un deyişiyle demode parçalarda ısrar ederken, Boncuk dizi ve film soundtracklerini çalmazsak kulaklığı ile Radyo Fenomen'e veya benzeri popüler müzik kanallarına ya da kendi mp3 seçkisine dalıveriyor. Baba biraz muhafazakar rock tınılarında ısrarcı olabiliyorken ben mutlaka karakterli bir kadın sesi aranıyorum. Bu parça hepimiz için güzel ama bu cover, bu kızın sesi bir başka...

9 Ocak 2014 Perşembe

eski bir duvar saatinin tik takları . . .



tik tak
Yazdığım makalelerden birinin adıydı bu. Bir eski eşya satıcıları ve antikacılar sokağında gözlem yapmıştım soğuk bir kaç kış gününde. Şehrin temposuna meydan okuyan bir atalet vardı sokakta. Telaşsız bir kaç müşteri, telaşsız bir kaç dükkan sahibi ve telaşsız bir köpek hatırlıyorum. Yine telaşsız bir çift, dükkanlardan birinin kapısının hemen yanına asılmış sarkaçlı eski tip bir duvar saatini incelerken gelivermişti bu isim aklıma. Genç adam ritmik bir şekilde sallanan sarkacı eliyle tutmuş ve zamanı bir kaç saniye durduruvermişti. Tam da sokağın doğasına uygun diye düşünmüş ve yazmıştım.

Her şey çok hızlandı artık. Artık uzun uzun blog yazan kalmadı gibi geliyor bazen bana. Bir fotoğraf, bir durum cümlesi veya bir bağlantı yetiyor gibi. Çok zaman ve emek istemeyen güzel bir kayıt şekli aslına bakılırsa. Sosyal medyanın bu az ve öz kullanımına hakim kişilere imreniyorum. Ritmik bir sarkacın her vuruşunda bir fotoğraf ve kısacık bir not... Akan zamanla kavga gerektirmeyen bir kayıt biçimi aslında. Ama ben o genç adam gibiyim. Bazen sarkacı şöyle 3-5 saniye durdurup zamana çentik atmayı seviyorum. İşte blog yazmak benim için sarkaç elimde bir kaç saniye geçirmek gibi. Ritmik tik taklardan önce kısacık bir duraklama ve hayata dair iki-üç-beş-on cümle...
 
Çocuklarım büyüyor. Küçüğüm şu anda kalan bütün safrasını kusmuş (ben öyle zannederken üstüne 2-hayır 3 kere daha kustu), bölünen uykusuyla sızlanarak bir o yana bir bu yana sokuluyor. Mozart for Babies eşliğinde yanında yazıyorum. 2013'ün son günlerinde hayatımıza giren gribin üçüncü tekrarı olmasında korkuyorum. Bir yandan da yediği geç yeni yıl kurabiyesinden zehirlendi mi endişesi içindeyim. Yarın okula göndermeyeyim en iyisi.
 
Boncuk, odasında yılbaşı hediyemiz kocaman beyaz kulaklığı kulağında belki Facebook, belki Pretty Little Liars, belki Teen Wolf, belki de yeni keşfi Fast and Furious karşısında. Arada kendi kendine kıkırdıyor. Banyodan sonra kremlenmiş, saçlarını maşalamış bir genç kız artık o. Pazartesi piyano sınavı var. Vücudu kabarıyor arada. Bütün dönem direnip sadece son haftalarda çalıştığı için stresli. Strese verdiği tepki sanırım bu.
 
Baba henüz (21:15) gelmedi işten. Otoparkta bir arabanın kapısının kapandığını duyuyorum. Belki gelmiştir (Hayır. O değilmiş). O dışarıda ben içeride ne çok mücadele verdik, veriyoruz, vereceğiz...
Evin yarısı kutularda. Dün belki 30-40 adet çerçeve paketledim. Ama diğer yarısı daha çok el oyalayacak biliyorum.10 gün kadar sonra 8 yıllık evimizden yeni bir evde geçici bir düzene geçeceğiz. Bizi en çok yoran bu geçicilik duygusu zaten. Sadece ev değil ki mesele. Belki bu ülke de geçicidir bizim için...
 
Bugün kaçamak yapıp arkadaşlarımla buluştum. Kitap kulübü yapmaya çalışıyoruz. Ruhlar Evi'ni okuduk ve bugün de filmini izlemek için buluştuk. Bir sarkaç hapsi daha oldu bu. Yeni ve eski evin iç ve dış işleri bir yandan, tezin ilk komitesi için okunacaklar, yazılacaklar ve temas kurulacaklar öte yandan sıkıştırırken çay, kahve, film ve sohbet ne iyi geldi...
 
2014 yılından ümitliyim. Yazacak ve kayıt edecek keyifli şeyler yaşayacağız. Güzel bir yıl olacak.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...