29 Mayıs 2012 Salı

silkelen...

Yıllar önce Ally Mcbeal diye bir dizi vardı. Boncuk'a hamileydim. (Sola yatıp izlerdim. Daha iyi beslenir bebek diye okumuştum. :) İşte bu dizide hiç unutmadığım bir bölüm vardır. Detayını hatırlamıyorum, ama ana fikir kafanda çalan tema şarkısıydı. Yani kendini nasıl hissettiğini belirleyen şey kafanda çalan müziktir gibi bir mesaj vardı. Bu mesajın beni etkilemesinin sebebi bütün gençlik yıllarımı kulaklığımda çalan parçaların duygularıyla geçirmiş olmamdır herhalde. Kulaklık artık kulağımda olmuyor. Çocuklardan sonra üzerime çöreklenen fazla temkinli olma durumu sonucunda... Yalnız bile olsam sokaklarda, korna çalar duymam, biri seslenir farketmem di mi ama yani... Neyse işte günlerdir Cancan'ın hastalığı, densiz beyanlar, ne olacak bu çocukların geleceği vesaire üstüme öyle bir çökmüştü ki, kafamda çalan 'ben bir palyaçoyum' u değiştirmenin vakti geldi dedim... Bu hafta Winnie the Pooh'dan 'çalışırım bütün gün' çalacak kafamda... Gelecek haftaya daha dinamik bir tema şarkısı bulacağım. Veee ilk işim kendime bir şunun gibi bir yaz manifestosu yazmak olacak.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

ben de . . .



Duman olur lodosta bütün hayallerim
Yağmur yağar sel olur, yüzer evim
Gider kaldırımdaki çukurları bulurum
Yüzümde bir tebessümle kırılır boynum

Kaderin patlak frenli tekerleri
Bulur durakta bekleyen beni
Dokuz canımdan sekizi çoktan gitti
Kalan teki de kim vurduya gitti

Ben bir palyaçoyum
Yüzüm gülerken içim ağlar aslında
Ben bir palyaçoyum
Güldürürken ben ağlarım aslında

Bir ocak ayında sokakta vurulurum
Ya da on dokuzunda bir kahraman olurum
Saçımı göstermezsem okulumdan kovulurum
Ya da kalemim kırılır mahkum olurum

Kimse dinlemezken bu söylediklerimi
Bir tek telefonum dinliyor şimdi beni
Taştan oyulmuş olsa da boyum posum
Bir çift sözle yıkılır ucube ruhum

Beklerken hayatı tek ayak üstünde
Oyunbozan derler hep bana...

19 Mayıs 2012 Cumartesi

yemezler. . .

masumiyet müzesi...


Beyaz Kale ve Cevdet Bey ve Oğulları sayesinde başlayan hayranlık, Yeni Hayat'la yerini hayalkırıklığına bırakmıştı. Yıllar sonra yeniden Pamuk demiş ve Kar'ı okumuştum. Ama yine aynı hayalkırıklığını yaşamış, sonra da çok daha önemli romanlarına bile hep mesafeli durmuştum. Taa ki Cancan'a hamileliğimin son günlerine kadar. Masumiyet Müzesi hamileliğin uykusuz son geceleri için biçilmiş kaftandı. Yine de zorlandım. Ama işte yazmışım, son sayfalarda öyle birşey oldu ki, yıllardır üzerinde düşündüğüm, üzerine yazmayı ve de çizmeyi hayal ettiğim bir konunun bu romanda can buluşu, onu benim için özelleştiriverdi. Sonra doktora programına başladım. Konum kafamda netleşmiş, iyice şekillenmişti. Bir ders için istenen kitap raporu için hiç düşünmeden Masumiyet Müzesi'ni seçtim. Yeniden ama bu defa kültürleşme ve kültürlenme ekseninde okudum romanı. Sonra dersler bitti, sınavlar verildi ve tez için masabaşına oturuldu ve sokağa çıkıldı. İşte tam bugünlerde Masumiyet Müzesi açıldı. Hatta daha da önemlisi müzenin tasarım ve uygulama sürecinin belgeseli çıktı ortaya.
Benim için çok ama çok heyecan verici bir proje bu. Mimarlık okumuş, sanat yönetimi yüksek lisansı yapmış ve antropoloji doktorası yapan, yazmaya doyamayan biri için böyle bir sanat&edebiyat&antropoloji&mimarlık buluşması ancak bir hayal olabilir... İşte Pamuk bunu gerçekleştirebildi ya, yine o tanıdık hayranlık duygusunu yaşar oldum.
Önce belgeseli izledim. Pamuk'un neredeyse takıntılı heyecanına ortak oldum. Projede yer alan sanatçı ve mimarların enerjisine ve sabrına hayranlık duydum. Belgesele yansımayan gerilimleri, çekişmeleri, bıkkınlıkları, memnuniyetsizlikleri hissettim. Ama bütün bunların heyecanlı bir projenin olmazsa olmazı olarak kabul ettim. Ne yaşanırsa yaşansın, şu anda herkesin büyük bir tatmin duygusu yaşadığına eminim.
Sonra müzeyi gezdim. Romanı bir kerede müzede okudum diyebilirim. Her kutunun önünde satırlar arasında hızla gezinip, Pamuk'un müzede vurgulamak istediği nesneleri neden ve nasıl seçtiğini anlamaya çalıştım. Henüz perdeleri açılmamış kutularda nesnelerin yerleştirildiğini ancak Pamuk'un henüz tamamlanmışlıklarından emin olamadığı için perdeli kapalı tuttuğunu öğrendim.
Müzenin benim için en çarpıcı bölümü, Pamuk'un yazdığı yüzlerce sayfanın, eskizlerin ve tükenmiş kalem tüplerinin sergilendiği çatı bölümüydü. Kurgusal bir romanın kurgusal nesnelerinin yanında çok gerçek ve çok özeldiler.

norah jones . . .



Tazecik albüm. Dinleyiniz...

18 Mayıs 2012 Cuma

queen 'den geliyor! I want it all!

DOGO
Ah faydacı gönül! Çekil yolumdan ayakkabı alacağım!

('Hobi' diye etiketledim espri olarak:)

16 Mayıs 2012 Çarşamba

ahhh havalar ah!

Halbuki bu zamanklarda Latin ezgileri, soğuk içecekler ve çiçekli tiril tiril elbiseler klişesini yaşıyor olmalıydık. Ama hala yağmur, hala hüzünlü parçalar ve hala kahve ve çay klişesini yaşıyoruz.

Brazzaville- Barcelona ile VeLuea

Cliches are cliche for a reason!
(Klişelerin klişe olmasının bir nedeni vardır!)

15 Mayıs 2012 Salı

kitaplarım...

Yeni heyecanım Amazon Kindle. Kitap konusunda muhafazakarlığımı sorgulamaya başladığımda erken bir doğum günü hediyesi olarak girdi hayatıma. Tez için bazı kitapları kütüphanede bulamıyorum. Kütüphaneler arası talep süre konusunda sıkıntı yaratıyor. Bazıları tez süresince elimin altında olmalı. Fotokopi konusunda hem duyarlı hem muhafazakarim. (Gerçi bir tanesinde bana hiç şans bırakmadılar ve fotokopicinin yolunu tuttum.) Kitapları amazon ve benzeri sitelerden almaya kalksam bazılarının ikinci eli bile dünya para. Hadi kitap zaten değiyor desen kargosu huzursuz ediyor. Falan filan. Aslında biraz da 'Olur mu acaba?' düşüncesi. Dijital kitap okunur mu? 'Olmaaaz!' diyorken içimdeki ses, elimde buluverdim Kindle'i... Bir kaç ücretsiz kitabı indirdim. Ama okumaya başlamak için içine gömüleceğim bir kitap arıyordum. Ki bakalım olacak mı? Bu arada bir kitap ekinde Murakami ile tanıştım. 'İşte!'dedim. 'İçine gömüleceğim kitap bu!' İngilizce okumak, dijital okumak, vesaire vesaire... Bana okumak olsun da, gerisi teferruatmış onu anladım. Kitabın Türkçe basımını görünce, 'Bu kitabı zaten e-kitap olarak okumaktan başka çare yok ki' diye düşündüm. Zira arası harçlanmış çift sıra tuğla kalınlığında. Taşısan taşınmaz. Yatakta, yatarak okunmaz. Neden kalın ciltli olduğunu ve aslında 3 kitap olan kitabın niye bir nefeste basıldığını anlayabilmiş değilim. Son derece yalın ve akıcı bir dil ve merakla akıp giden bir roman. Şimdiden içine gömüldüm diyebilirim.
Elimdeki bir diğer kitap çok satanlar kontenjanından listeme girip sürünen 'Küçük Mucizeler Dükkanı'. Ben öyle 'Asla çok satan, popüler kitapları okumam!' tipi rafine(!)
bir okuyucu olamadım. Gerektiğinde diş macunu tüpü üzerindekileri bile okuyabilen biri olduğum için belki :) Sürünüyor çünkü, sanki önceliğim olamadı bir türlü. Hani şöyle tatilde, bir hamakta ya da şezlongda okusam, bir nefeste bitiverecek bir roman. Ama o havada olmayınca, olmuyor. Ama ben ne yazık ki Mina Urgan gibi yapamayanlardanım. 'Diyelim ki karpuz aldın. Kelek çıktı. Yer misin?' diyordu. Ben kelek karpuza da bir hava, bir tarif bulanlardanım sanırım.
Elime aldığım bir diğer kitap da 'Theo'ya Mektuplar'. Dingin okumalar, derinlere dalmalar kitabım bu. Van Gogh bizim için özel. Salon duvarımızda Akademi'ni Resim Bölümü'nü birincilikle bitirmiş bir ressam arkadaşımızın mezuniyet tablosunun yanında kayınvalidemin yaptığı bir çalışma ve en yakın arkadaşlarımızın bizim için birleştirdiği bir puzzle var. Hepsi Van Gogh eserlerinin kopyaları. Sanatçının dramı, renkler, fırça darbeleri, bilmiyorum artık nedir bizi bu kadar çeken ama işte Özgür de ben de farklı hissediyoruz Van Gogh eserleri için. En son Van Gogh Alive'da da perçinlenmiş bir ilgi bu. Bu yaz için planladığımız Amsterdam seyahatımız için de önemli bir hedef Van Gogh Müzesi. Kitabı YKY'den %25 indirimle aldım. Yine ancak D&R'ın internet fiyatına denk gelmiş. Şimdi farkettim.
Bir başka kitaptan da bahsetmem gerek. Bu bir kitaptan ziyade son 1.5 aydır bir yaşam şekli bizim için. Okuyor, düşünüyor ve uyguluyoruz. Bana kaybettirdiği kilolardan çok kazandırdığı alışkanlıklar açısından yaklaşımını çok olumlu ve yapıcı bulduğum bir yöntem.


14 Mayıs 2012 Pazartesi

annelik monografisi...

monografi: bilimsel alanlarda özel bir konu veya sorun üzerine yazılan inceleme.

Önce annemlere gittik. Kahvalti ve sohbet ettik. Boncuk'u orada bırakıp Cancan'ı berbere götürdük. Saçları gözlerinin önüne dökülüyordu. Uzun saç çok yakışıyor ona. Gerçi kısa saç da yüzünün güzelliğini ortaya çıkarıyor. Kestirdik işte. Kocaman kocaman çıktı gözleri ve kirpikleri ortaya. Bakmaya doyamadım bütün gün.
Dün Boncuk'la alışveriş yapmıştık. Bedeni değişecekler, aldığıma pişman olduklarım vardı. Cancan'a 3-4 yaş şortlar almıştım. Üstünden döküldüler. Kürdan gibi malum. Alış-veriş kargaşasından farketmemişim. Belleri de büzülen cinsten değilmiş. Önde göstermelik bağları olanlar var ya onlardan. Neden işe yaramayan bağlar koyarlar hiç anlamam...Boncuk'a aldığımız pantalon da sanki biraz bol gibiydi. 13 yaş aldık ablaya. Gıdısı da göbeği de...Maşallah. Dikkat etmek gerek. 'Çocuklar kilo vermez. Kilo almayarak kilonu dengeleyeceğiz.' diyorum. Ama ne mümkün. 9 yaşındaki çocuğa en azından 12 yaş olur dedim. Onu da değiştireyim istedim. Pijamalar da küçük geldi. Bir de 5'li çorap aldım. 35 TL. 'Huh!' dedim sonra eve gelince. Onu da daha işe yarar bir şeyle değiştirecektim. Bir tek tuluma dokunmadım. Onu çok sevdi Boncuk. Dünya para verdik ama elim gitmedi işte onu değiştirmeye. Bedeni uydu, yakıştı ve çok sevdi. Hem böyle alış-veriş çok yapmıyoruz da, falan filan...Gerekçelerim vardı yani.
Baba oğulu evde bıraktım. Tabana kuvvet e pek de yakın olmayan mağazaya gittim. Değiştirdim hepsini. Sonra da sabah aldığım ve bedeni büyük olan hediyem için bir diğer mağazaya gittim. Onun küçük bedenini denedim, oldu. Tam kasada ödeme yapacakken kot etek gördüm Boncuk için. Çok istiyordu. Onu da alıverdim hemen. Dedim ya böyle toplu alış-veriş çok yapmayız. Hem 19 Mayıs'ta törende şarkı söylerken giyeceklermiş. Evet evet tören yapacaklar...
Tabana kuvvet e pek de yakın olmayan eve döndüm. Olsun. Günlük sporumu da halletmiş oldum. Eve gelince baktım Cancan uyumamış. Anneannenin dolmalardan yemiş 2-3 tane. Ama 'Açtır!' dedim. Muz, çilek ve dün pişirdiğim cevizli, üzümlü, fındıklı kurabiyelerden koydum önüne. Ben de yedim birşeyler yanıbaşımdaki gözlerine ve kirpiklerine dalarak... Sonra mutfağa giriştim. Ne pişirsem, buzlukta, buzdolabında ne var, eksikler neler, falan filan... Bezelye ayıklamak uykusu gelip, babasıyla güreşirken arıza çıkaran Cancan'ı sakinleştirir diye düşündüm. 5 bezelye sonrasında yine babasıyla güreşip arıza çıkarmayı seçti... 'Sen ayıkla!' buyurdu bir de bana :) 4-5 çeşit yemeği paralel işlem pratiği ile halletmem bile 2-3 saatimi aldı. Çamaşır koydum bu arada. Toz sabun bu çocukların lekelerini çıkarmıyor. Ama olsun. İçim rahat. Varsın çorapları gri, penyeleri sulu, pastel ve bilimum boya izi olsun...
Sonra teyzesi Boncuk'u eve getirdi. Odasına girdik. Değiştirdiklerimi deneteyim istedim. Hepsini içli dışlı silkeliyorum önce. Tek takıntım. Denedi. 12 yaş pantalon olmadı. 'Ben sana demiştim anneeee!' dedi. Dedi, haklı da, ne bileyim çok salaş durunca büyük diye düşündüm. Neyse yine değiştireceğiz. Ama diğerleri oldu. Çorap yerine aldığım pantalon taytı da çok sevdi.
Boncuk piyanoya oturdu sonra. 'Anneeee! Geliyor musun?' dedi. 'Sen gamları çalış. Ben çamaşırı asıp geliyorum.' dedim. Enstrüman derslerine giriyorum. Teorisini öğreniyor evde ona eşlik ediyorum. Ama işte her çalışmada her dakika yanında olmama gerek yok. Ama o alıştı ya. Sanki bensiz piyano başına oturamazmış gibi davranıyor. Ben de bir ayar tutturmaya çalışıyorum.
Çamaşırı astım. Cancan 'Kakam geldi!' dedi bu arada. E evet gelmiştir de yapar mı bilinmez. Çiş konusu çözüldü de, kaka... İşte o iş biraz gelgitli... Ama işte yine de boşlamak olmaz. Oturttum. Babası yanına geldi. Ben yemek hazırlamaya giriştim. Neyse Boncuk iş yaparken kulağımla onu takip ettiğimi farketti iki-üç uyarıdan sonra da 'Gel!' diye tuturmuyor.
Özgür'ün hazırladığı kahve ve likör tıkamış beni. Ben yemeyeceğim. Sofra hazır. Cancan tuvaletten işlemsiz dönüyor. Yemeğin ortasında yeniden tuvaletin yolunu tutuyoruz. Yok yine olmadı... Sofrayı topluyorum. Sıra banyoda. Cancan öğlen uyumadığı için erken uyur. Yine kaka uyarısı. Neyse şu boşalan düdüklüye yarının yemeğini de koyayım, takılırız banyoda bir süre... Dergi ve kitap bakalım en iyisi. Oturdukça sonuç alabiliriz belki...Konumuz kurbağalar. Tam yarım saat! Yok olmadı. Yıkayayım en iyisi. Banyoda oyuncak havuz ve 6 oyuncak araba var. Cancan onlarla oynarken ben yakaladığım uzuvlarını yıkamaya çalışıyorum. Heh bu işte bitti. Kurulanma ve yağlanma, saç kurutma, kulak temizleme, ilaç ve diş fırçalama da tamam. 'Ablam kitap okusun!' diyor. Bu iyi işte... Ben de üstümü değiştireyim. Okuma faslı da sona erdiğine göre, artık uyuyabiliriz. Ayağımda sallarken yine takılıyor, kırık plak gibi. Yuva, maç, haftanın günleri, vesaire... Melek gibi uykuya daldı işte... Kısa bir süre onu izliyorum. Bu defa kirpikleri büyülüyor beni...
Boncuk banyoda. Çıkınca saçlarını tarıyor ve kurutuyorum. Dişler fırçalandı. Uykudan önce yanımızda kitap okumak istiyor. Ben de koltuğa yığılıyorum...

9 Mayıs 2012 Çarşamba

dev eserler...


2 yıl önce bir hafta sonu bir arkadaşım aradı.'Ne yapıyorsun?' diye sordu. Gayet sakin 'Kapital'i okuyorum.' dedim. O dönem okumalara yetişmek için uyku borç alma dönemi. Kızcağız şaşkın 'Nasıl yetişiyorsun hepsine yahu?' dedi. 'Çok sürükleyici. Bitti bile.' dedim. Geçenlerde aynı espriyi Türlerin Kökeni için yapıp durdum. Kapital'in ve Marx'ın elyazmalarının önemli metinlerini İngilizce okuma şansım olmuştu. Dolayısıyla Kapital Manga'nın çizimlerine daha çok yoğunlaşabildim. Ama Türlerin Kökeni'nde hikayeye daha çok odaklandım diyebilirim. Çok hap niteliğinde olsa da, her eve lazım.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...