17 Aralık 2012 Pazartesi

müzik iyileştirir. . .



ONCE uzun süredir izlediğim en umut dolu film. Tüm yoksulluğa, acılara, yalnızlıklara, imkansızlıklara rağmen müzikle gelen umudun filmi.

Yalınlık ve içtenlikle dokunmuş müzik ile sanki dünyadaki herşey iyileşebilirmiş gibi geliyor insana. Kimse birbirine silah doğrultmaz ve sadece müziğe eşlik eder yoksulluk, yalnızlık ve sevgisizlik yaraları müzikle sarılabilir, kabuk bağlar diye düşünüyor insan.

Topu topu 85 dakika olsun buna inanmak bile iyi geliyor insana.

8 Kasım 2012 Perşembe

kış günlüğü...

Yaşlanıyorum değil mi? 20'li yaşlarımda olsam 65 yaşındaki bir yazarın samimi yaşam muhasebesini okurken bu kadar ağlamaklı olmazdım herhalde. 'Kış Günlüğü'nün başı ve sonu yok. Anılar öyledir ya... Kronolojik yazıl(a)mazlar. Dağınıktırlar. Yaşam gibi... Derli toplu yaşam yoktur ki derli toplu anı setleri olsun... Ama bir duygu bir düşünce asılıdır o anılarda. Mesela aşk asılı Auster'ın anılarında. Bazen korku... Çokça da ölüm korkusu. Ve hep bir keder... Bütün güzel şeylere rağmen bir keder. Annenin, babanın, eski sevgililerinin, eski evlerinin, gençliğinin, toyluğunun, hatalarının, beceriksizliklerinin, cahilliklerinin mirası bir keder... En neşeli bir anıda bile 'çoook eskiden yaşandı' tadında bir keder...
Hafıza konusunda okuyorum ve yazıyorum bu günlerde bir yandan da. Ve işte kalkıp bu kitabı okuyuveriyorum bir nefeste. Okuduklarım anıların aslında depolanmadığını, her dile getirişte yeniden yeniden yazıldığını söylüyor. Okuyucusuna, dinleyicisine, bağlamına, vb. bağlı olarak yeniden yazarız anılarımızı diyorlar. Tutarlı, kendimizi görmek göstermek istediğimiz şekilde biçim veririz anılarımıza her anlatışımızda diyorlar. Bilemem...
Ama anladım ki yaş ilerledikçe hatırlamaya en çok keder eşlik ediyor...

31 Ekim 2012 Çarşamba

29 Ekim 2012 Pazartesi

kutla!

Ben marjinallikten nemalanan çok kişi gördüm... Hele hele akademik hayata bulaşınca marjinalliğin nasıl da bazı kapıları sonuna kadar açtığını şaşırarak yeniden teyyid ettim. Eleştirel kuramın herşeyi parça pinçik eden dalgasına kapılıp bir nesilin tüm hayatını ortaya koyduğu savaşları ve devrimleri itibarsızlaştıran kuramlar okudum. Çok şükür tutarlılık kaygısı taşıyan, analitik düşünen rasyonel bir insanım da 'Peki ama?' diye sordum her seferinde ve temelsiz, derme çatma ve hatta çakma eleştirilerin gerçek amacını görmekte gecikmedim. Çok karışık işler çoook... Yatıp kalkıp bağlam diye debelenenlerin işlerine gelince en has kıvırmalarla her koşulu bir rant oratmına çevirmelerini ilgi ile izliyorum...

Offf... Çok karışık oldu biliyorum. Ama öyle öfkeliyim ki... İşin bir ucu böyle karışık ifade buluyor diğer ucu ise bildiğin düpedüz küfür ve beddua...

Bir şey yapmalı!



 

18 Ekim 2012 Perşembe

kipat konusu . . .

Boncuk'un tam bir kitap kurdu olduğunu çokça yazdım. Hemen herşeyi beni tereddüte düşürecek bir hızda okuyor. Kitap almak benim için bir zevk ve internet sayesinde indirimli fiyatlarla alışveriş yapabiliyorum ve ne olursa olsun herşeyden çok kitaba para harcamayı tercih edebiliyorum. Ama ciddi bir yer sorunu yaşıyoruz. Arada sırada kitap alma orucuna giriyorum. Bizim çocukluğumuzdan kalma kitapları, daha okuma yazma bilmediği dönemlerde benim ona okuduğum az resimli kitapları ya da indirimde görüp aldığım bir kaç kitabı öne sürüyor ve bunlar bitmeden yeni kitap almayacağım diyorum. 80'lerin çocuk kitaplarının çevirilerinden bugün ben bile anlamıyorum. Az resimli ilk kitaplar, konusunu bildiğinden cazip gelmiyor. O bir kaç kitaba da ısınamadı bir türlü... Dolayısıyla ara ara yine topluca kitap almak durumunda kalıyoruz.




Gündüzler planlı ve tempolu olmak zorunda. İki gün konservatur, bir gün İngilizce kursu, 4. sınıf dersleri falan derken hafta arası gün içi kitap okuma şansı yok neredeyse... Uykudan önce kitap okuma alışkanlığı ise belli kitaplarla sınırlı. Çok sevdiği fantastikler (en son Peter Freund'un Laura serisine takıldı. 6 kitaplık bir seri. 6. kitap boş bir haftasonunu ya da tatili bekliyor.) uyku öncesine uymuyor. Başka dünyalar, yaratıklar, tehlikeler uykuyu kolaylaştırmıyor. (Yıllar önce Yüzüklerin Efendisi'ni okurken geceleri gördüğüm rüyalardan biliyorum :P) Maceralar da uykuyu kaçırıyor. Bir sonraki bölümde ne olacak merakı uyku saatini geciktiriyor da geciktiriyor. Dramlar zaten favorisi değil. Roald Dahl'lar, Pıtırcık'lar falan hep okundu. (Ara ara Can Yayınları ya da Bir Dolap Kitap'tan yeni heyecanlar oluyor tabi.) Dolayısıyla uyku öncesi ya karikatür ya da bilim ve sanat kitapları okuyabiliyor. Ben de bu defa roman yerine okul branşlarına destek olacak kitapların yanında benim pek hazetmediğim Boncuk'un ise bayıldığı Sizinkiler serisine alternatif karikatür kitaplarını aldım. Evdeki Selçuk Erdem Unplugged 3'u de aralarına kattım. Bizi bir süre idare eder umuyorum.

11 Ekim 2012 Perşembe

çocuk . . .



 
Nefis bir film!
Çocuk gözüyle çekilmiş duru, dingin bir film. . .
İlginç olan bir anne olarak "çocuğa yönelik suç" kaygısı ile kirlenmiş zihnimin bu filmi neredeyse bir gerilime çevirebilme yetisidir.
Spoiler :)
İdealist ebeveynlerinin kaygısızlığına, havai teyzesinin ortadan kaybolmasına, yeni yetme arkadaşların hainliklerine ve kendi başının çaresine bakmak zorunda kalmasına rağmen bu çocuğun başına hiiiç bir şey gelmiyor :) 10 yaşında olup da 10 yaşında gibi (daha büyük ya da daha ergen değil) hisseden ve davranan bu çocuğun çevresindeki yetişkinler sapık değil ve açlık, soğuk, bakımsızlık, gece-güvenlik korkusu sadece benim dert ettiğim şeyler. Dedim ya zihnim kaygı dolu :(
Neyse ki bu çocuğun dertleri bambaşka: bacakları çıkan iribaşları izlemek, saman yığınlarına ya da göle atlamak, bir arkadaşını istemeden kırmak ya da yaralanmasına neden olmak. . . Bunların yanında aslında iyi idare ediyormuş gibi görünmesine ve bunu ispat çabasına rağmen anne-babasına duyduğu kızgınlık ve özlem (gecenin bir yarısı anne-babasının yatağına gidip yanlarına kıvrıldığını hayal ettiği sahnede gözlerim biraz sulanmış olabilir:) ile de çocuk dünyasının hatları belirginleşiyor sanki...
 
Kuzeyi seviyorum (film İsveç yapımı). Bunu nedenleri ve örnekleri ile ayrıca yazacağım bir ara...

30 Eylül 2012 Pazar

pistanbul. . .

Daha önce yazmışım bu yazıyı. Yayınlanmamış kayıtların arasında buldum...
"İstanbul'dan nefret ettiğimi daha önce yazmış mıydım? Kesin yazmışımdır. Ben hiç 'Ah ah çok seviyorum bu kerata şehri. Nereye gitsem özlüyorum!' diyen biri olmadım. Evimi özlerim, düzenimi özlerim, ailemi arkadaşlarımı özlerim de, İstanbul'u özlemek nasıl birşeydir anlamam. Altında aşk yatan, kızgınlıkla, kaprisle, küslükle karışık bir nefretden de bahsetmiyorum. Düpedüz nefret ediyorum bu şehirden. 39 yıldır en uzun süreli gidişlerim 3 haftacık olduğundan mıdır bilmem böyle işte... Kalabalığından, kabalığından, gürültüsünden, adaletsizliğinden içim şişti. İstanbul, sözde sunduğu çok şey varmış gibi görünüp kanımızı emerek büyüyen garip bir yaratık gibi geliyor bana."
Ne güzel yazmışım... Klavyeme sağlık yahu :)
 

24 Eylül 2012 Pazartesi

defterler. . .

Defterlerimi seviyorum. Listeler yapıyorum, anıları not düşüyorum, plan ve projelerimi şekillendiriyorum. Ama bazen o sayfalar bana çok mekanik geliyor. Defterler bittiginde, o mekanik sayfalar, ya aktarılması gerekenlerle yeni bir deftere temize geciriliyorlar ya da bilgisayar programlarından medet umularak 110010110 sekline donusuyorlar. İşte benim bu doyumsuz tasarım ihtiyacım orada da devreye giriyor. Sanatçıların not defterlerine imreniyorum. O şiirsel notlara, renklere, tekniklere bayılıyorum. Ne zamandır mimarlık eskizlerinin mekanikleştirdiği desenlerimi ve telefonla konusurken yaptığım karalamaları sentezlemek istiyordum. El yazısı kullanmam. Hatta neredeyse küçük harfler bile kullanmam yazı yazarken. Kaligrafik bir yazı stili edinmek, aldığım notları desenlerle süslemek yani hayatımda çokca yer tutan yazım pratiğime estetik bir dokunusla yeniden biçim vermek üzere ne yapmış olabilirm? Tabii ki kitap aldım :)
Aslında ilk önceleri aklım doodling kitaplarına kayıyordu. Ancak bütçeme kargo masrafını yüklemek istemediğim için e-kitapları araştırdığımda gördüm ki öyle çok aklıma yatan bir şey yok bunlar arasında. Sonra bu kitabı buldum. Günlük tutmak da işe dahil olduğu için merak ettim kitabı. E-kitaplarda ilk 1-2 bölüm ücretsiz olarak okunabiliyor. İlk bölümler beni kavrayınca kitabı hemen indirdim. Şimdi onun (dijital) sayfaları arasında esin perimi arıyorum :)

28 Ağustos 2012 Salı

yapım aşamasında. . .


Annemlerin taşınması esnasında annemlerin gözden çıkardığı benim de atmaya kıyamadığım ve aslında bizim de ihtiyacını hissettiğimiz bir şifonyer vardı. Aile boyacımıza boyattık yeni bir yüz olsun diye. Ama çok geçmeden evin en küçüğü bir güzel karaladı çekmecelerden bir kaçını. Çıkaramadık da boyayı. Çekmeceler sunta sunta, astarsız ve raysız olduğu için aslında çok vazgeçilemeyecek bir mobilya değil..di. Son projeme kadar. Artık bu kullanışsız şifonyer bizim için çok önemli bir parça olarak devam edecek biyografisine. Çeşitli scrapbook'lar için sakladığım efemerayı (yeni çıkan DIY dergisindeki bir projeden hareketle) beyaz tutkal yardımıyla çekmecelerin üzerine uygulamaya başladık Boncuk'la. Bir çekmeceyi hallettik. Geriye kaldı 5 çekmece. Ama bittiğinde nasıl olacağına dair bir fikrimiz var artık. Süper olacak!

26 Ağustos 2012 Pazar

araf. . .

Yaz bitti sanki. Tempo kapıda. Ama ben bu haftasonu çanta hazırlıyorum. Üstelik 13 (yazı ile onüç. çok uzun tatiller yapmadığım belli oluyor mu?) günlük, 4 destinasyonluk, 2 çocuklu bir deniz tatili için. Destinasyonlardan biri, yurtdışı ve ada olunca ve arabayı ve bilimum bavul teskilatını bu yakada bırakıp sadece 2-3 gün için Sakız'a geçmeyi planlayınca bavul hazırlamak içinde (Özgür'ün tanımıyla) 'stratejik' kelimesinin geçtiği bir cümleye dönüştü. Ama işte bünyenin Eylül duygusuna yaptığı erken geçiş ve bavul hazırlama telaşı beni bir arafta bıraktı.
 

22 Ağustos 2012 Çarşamba

önüm arkam sağım solum hayvanlar . . .

video
Cancan yaklaşık 5 aydır hayvanlarla yatıp kalkıyor. Anlatılmaz yaşanır bir durum. Onun bu ilgisini kitaplarla, film ve belgesellerle, oyuncak hayvanlarla destekliyoruz. Saatlerini hayvan oyuncakları ile kurduğu oyunlara (evin bir köşesi savan, bir köşesi okyanus, diğer bir köşesi çöl) , hayvan konulu kitaplara (yukarıda bir geçit töreni hazırladım), hayvan konulu etkinliklere (hayvan boyama, hayvan çıkartması), onların isimlerini hecelemeye (de-e-ve-e! nasıl okunur?) ya da bilgisayarda yazımına (bütün bir kitaptaki hayvanların isimlerini bir word dosyasına yazdı. 30 punto, tam 9 sayfa tuttu yazdıkları...) ayırabiliyor ve dolayısıyla ayırabiliyoruz :)
Çocuklarla öğrenmek ne güzel!

1 Ağustos 2012 Çarşamba

kırpık kitaplar...

Daha önce de bahsetmişim bu ilgimden. Her gün, her ay, her yıl ufak tefek taşları üstüste koyarak ilerliyorum bu konuda. Günlük yaşam pratiklerimi ve hobilerimi bir araya getirebildiği için seviyorum 'scrapbooking'i. Üstelik bir nevi akademik olarak da peşine düşmüş bulunuyorum bu konunun. Biriktiriyorum ve biriktirdiğim şeyleri hayatıma katabilmeyi seviyorum saklamayı değil. Düzenli bir insanım. Tasarım yapmak sadece pratik olarak değil, (diyelim ki çocuk uyuturken) düşünsel olarak da beni mutlu ediyor. Kağıdı ve kağıt işini seviyorum. Doktora tezimi biriktirme pratiği üzerine yazıyorum. Bir bölüm yerli diziye ya da facebook'a ayıracağım vakti, esin peşinde bir dolu tasarım blogunu gezerek harcayamayı tercih edebiliyorum. Ve hatta çocuklarımı, özellikle faaliyet kuşu Boncuk'umu da bu işin içine katabiliyorum. Şimdi böyle yazınca evin her tarafı scrapbook doluymuş gibi oldu. Ama dedim ya iki çocuklu, doktoralı bir hayatta taşlar pek küçük tefek üstüsüte konulabiliyor.
Bu daha önce bahsettiğim kırpık kitap.
Amsterdam tatili öncesi, oradan beraberimizde getireceğimiz kırpıkları düşününce uzuuun bir süredir takip ettiğim Ali Edwards'tan 'Scrapbook on the Road' online eğitimini almanın tam zamanı olduğunu farkettim. İlk başta bu tip eğitimler saçma geliyordu açıkçası. Grafik işinden anlarım ve bir scrapbook sayfasının fotografını bile dikkatlice incelemek bir tekniği çözmek için yeterli olabilir bazen diye düşünürüm. Ama bir işi bir profesyonelden dinlemek, kendini planlamak, malzemelerini toparlamak ve herşeyden önemlisi işin felsefesini kavrayabilmek için 'Eğitim şart!' :)
Sonuçta bu eğitim gerçekten yaratıcı teknikler ve yaklaşımlarla olaya bakışımı değiştirdi. 'Yaşasın mükemmel olmamak!' (Hurray for Imperfection!') ise benim için çok önemli bir motto oldu diyebilirim. Sonuçta ortaya ne mi çıktı? İşte bunlar...
bu 10 küçük Amsterdam fotoğrafını Feriköy Bit Pazarı'nda buldum.







ağustos...

Hoşgeldi! Verdiğim depresif ara tatil, coşku ve hayata dair uçarı düşüncelerle devam edince kendimi gayet iyi hissediyordum ki... İşte kendimize tanıdığımız sürenin sonuna geldik sayın seyirciler. Teoriye bağlayacak olsam 'Mevsimlerin geçiş evresi' derdim Ağustos'a. Öncesi farklı sonrası farklı bir fikri durum yaratır insanda ya Ağustos. Yaz bitmektedir. Tembellik yetmektedir. Eylül tüm koşturmacası ve coşkusu ve de çalışkanlığı ile kapıdadır. Falan filan.
Sonuçta başladım bugün çalışmaya. 'Ağustos başında çalışmaya başlıyorum!' meselesi öyle çökmüştü ki boğazıma yaptığım her uçarılık ve tembellik bir nevi batıyordu bana. 'Ne olur bunu bir pazar akşamı sendromuna dönüştürme!' dedi Özgür geçen akşam ve ben bu benzetmenin yalınlığı ile kendime geldim.

kabus?

Bir kabustan uyanabilirsiniz. Ama bu bir kabus değil ve bu kadar gerçek olması hakkında birşeyler karalamayı çok ama çok güçleştiriyor. Filmin adı Darwin'in Kabusu. Yapımından yıllar sonra MUBI sayesinde izleyebildiğim bir belgesel. Yapmacık bir acıma duygusuna izin vermeyecek ölçüde 'hepimiz bunun bir parçasıyız. hepimiz bundan sorumluyuz!' dedirten gerçeklikte ve yalınlıkta. Küresel sermaye işin büyük patronu elbette. Ama dünya üzerindeki bütün tüketiciler de bu senaryonun bir parçası. Kaçacak delik, parmakla gösterecek büyüklükte bir suçlu aramadan önce ne yediğimize, ne giydiğimize, ne tükettiğimize yabancılaşmadan yaşamayı öğrenmeliyiz.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

okumak...

tık
Proje fikri her alanda heyecan vericidir benim için. (Hmmm... Politik projeleri bunun dışında tutalım.)
Ama fotoğrafta projeden aldığım tad bir başkadır.
İyi bir fikirle ve sebatla gerçeği (Hemen hemen gerçeği diyelim. Fotoğrafçı da sorular kısmında değinmiş buna.) bir tema çerçevesinde bu şekilde sunulması zaten çok etkileyici. Bir de işin içine okumak girince...
Projenin çekimleri New York'ta metroda gerçekleştirilmiş. Toplu taşıma ve okumak kelimeleri İstanbul için değil aynı cümlede, aynı paragrafta bile yanyana gelemiyor ya, Amsterdam sonrası buralardaki yaşamı sürekli sorgulayan benim için hayat daha da zorlaşıyor işte...

26 Temmuz 2012 Perşembe

son zamanlarda...

Son zamanlarda bu parçaya dalıp gider oldum.





1Q84 öyle bir vaha ki, romanı bir kenara bırakıp bahsi geçen edebi ve müzikal eserler için bile el üstünde tutulabilir. Lachrimae ile de roman sayesinde tanıştım.
Ah ah! Biri akıl etse de, 1Q84 icinde gecen bütün besteleri bir soundtrack albümde toplasa...

25 Temmuz 2012 Çarşamba

ev...

İşte benim ev pratiklerimi anlatan az ve öz bir liste...
(Şimdilik başlıkları çevirdim. Bir ara kendi pratiklerimi yazayım.)

Evde Mutlu Olmanızı Sağlayacak 10 şey:

1. Make your bed. Yatağınızı Toplayın. In a popular post last month, I explained the many benefits of daily bed-making. Gretchen Rubin, New York Times best-selling author of The Happiness Project, explains that this three minute task is one of the simplest habits you can adopt to positively impact your happiness.
2. Bring every room back to "ready." Odalarınızı düzenleyin. I learned this trick from Marilyn Paul's clever book, It's Hard to Make a Difference When You Can't Find Your Keys. It's a known fact: Clutter causes stress; order creates a haven from it. This mood-boosting routine is simple: Take about three minutes to bring each room back to "ready" before you depart it. (Unless you have a toddler, or a partner who likes to simulate earthquakes, three minutes should be sufficient.)
3. Display sentimental items around your home. Evinizde sevdiğiniz şeyleri sergileyin. One reason that experiences (and memories of those experiences) make us happier than material things is due to the entire cycle of enjoyment that experiences provide: planning the experience, looking forward to the experience, enjoying the experience, and then remembering the experience. Make your home a gallery of positive memories.
4. Start a one-line-a-day gratitude journal. Güne dair birşeyler karalayın. Before bed, simply jot down one happy memory from that day. (If you have kids, you can ask them, "What was the best part of today?") Reflection is an important part of happiness, and pausing to reflect on a positive event from each day cultivates gratitude. (An added bonus: Later, when your memory is defunct, you will already have all of your meaningful adventures recorded!) If you have trouble getting started with journaling, consider buying a book to guide you. Simple Abundance, by Sarah Ban Breathnach, is a great one.
5. If you can't get out of it, get into it. Kaçamadığınız işlere bodoslama dalın (bulaşık, çamaşır:). This tip comes from The Happiness Project. I love the message: The dishes are not going to clean themselves, so you will do it, and you will like it! (Unless, of course, you can outsource this job, in which case I say: Nice work!) Otherwise, get into doing the dishes. Feel the soothing warm water on your hands. Enjoy the tickle of the tiny bubbles. Crank your favorite album at an unusually loud volume, do a couple fist-pumps while shouting "Can I get a hell yeah for the dishes? Hell! Yeah!" and pretend you love it.
6. Before you get up each morning, set an intent for the day. Güne bir duygusal bir hedefle başlayın (günü yakala meselesi). In The Art of Happiness, the Dali Lama says ""Every day, think as you wake up: today I am fortunate to be alive, I have a precious human life, I am not going to waste it." Wow. What a wise man. I tend to wake up with a strong visceral reaction that says, "Attention human beings: Be afraid of me before coffee. Be very afraid!" Setting a daily intent makes a huge difference. Your daily intent could be something like "be productive" or "enjoy today's delicious moments" or it could be something more specific like "say thank you to my loved ones today." But it should not be another "to do" item on your list.
7. Do small favors for your housemates, expecting nothing in return (not even a thank you!). (That's right, I said it: nothing!) Karşılık beklemeden beraber yaşadığınız insanlar için küçük şeyler yapın. Mow the lawn for your husband, but don't expect him to pat you on the back. Make the bed for your wife, but don't try to get bonus points for it. Take the trash out for your roommate, just because. The ability to cultivate strong, healthy relationships is one of the biggest contributors to health and happiness, but when you start to keep score, the benefit is lost. (No! It's YOUR turn to clean up the dog poop!) It's a well-known fact: When you do good, you feel good.
8. Call at least one friend or family member a day. Gün içinde en az bir arkadaş ya da aile üyenizi arayın. You can do this while you clean, while you make the bed, or while you walk the dog. Texts and emails do not count! Make an actual phone call to a loved one, just to chat and catch up. We humans are social beings and studies show that even when we don't feel like it, even if we are naturally introverted, socializing with our loved ones makes us feel better.
9. Spend money on things that cultivate experiences at home. Yeni deneyimler için para harcayın (bir aile filmi DVDsi mesela fazla büyük şeyler değil). Save money for a new grill for parties or a new DVD for family movie night — something that will encourage you to have people over and entertain. Plan a summer barbeque, invite your closest friends, kick back and relax. (And don't forget to print out the pictures to remember the good times.)
10. Spend a few minutes each day connecting with something greater than yourself. Hergün ruhsal olarak neye yakınsanız onun için bir kaç dakikanızı ayırın (tanrı, doğa, vb.). Whatever your spiritual beliefs — or non-beliefs — may be, studies show that connecting to a high power is correlated with happiness. Just stepping back to realize that we are part of an enormous universe can put some perspective on your annoyance with the those-are-definitely-not-mine-and-they-are-abso-fricking-lutely-repulsive socks under the coffee table. Before bed, spend just a few minutes contemplating something larger than yourself. Take a walk in nature. Write in a journal. Create a sacred space in your home. (Or if spirituality is really not your thing, create a home spa: light some candles, soak in a hot bath, delve into a good book… are you feeling better yet?)

karar :

artık yazın soğuk, kışın sıcak ülkelere gitme hayali kurulacak....

9 Temmuz 2012 Pazartesi

the story of my life (hayatımın hikayesi) . . .

tık
* yıka, kurut, katla, tekrar et!

7 Temmuz 2012 Cumartesi

yabancıyım senin cennetine. . .



MANGA son on yılların en iyi yerli grubudur bence. Bence Türkiye'nin en karakterli erkek vokallerinden biri söylemektedir bütün o üzerine çok düşünülmüş şarkı sözlerini. Bizim evde çok dinlenmiştir dinlenir, işte biz böyle düşündüğümüz için. Boncuk'un favorisi 'Bir Kadın Çizeceksin'di. 3 yaşında falan ezbere söylerdi. Yıllar geçti şarkılar eskimedi bizim için. Bu defa biraz da E-Akustik'in tekrarıyla yine çok dinler olduk eski şarkıları hem eski hem yeni yorumlarıyla....Cancan'ın favorisi de bu. En son bir 'Estarabim' tutturmuştu kuzu. Onun yerini aldı neredeyse.
Ben de dönem dönem düşündüklerime ve hissettiklerime denk düşen şarkı sözleri nedeniyle takılırım bazı parçalara (bkz. 'Ben bir Palyaçoyum' ). İşte bu parça bu dönem akademik hayata karşı hissettiklerim için yazılmış gibi sanki... Üzdüler beni ya, bütün akademik dostlarıma gönderiyorum bu parçayı...

27 Haziran 2012 Çarşamba

ben öylesine biriyim...

Ben öylesine biriyim ve işte öylesine biri olmak bazı şeyler için hiiiiç yeterli değil. Bişey olmak gerekiyor. Çok nüfuzlu olmak, çok burnu büyük olmak, çok zamanı olmak, çok parası olmak, çok akademik olmak, çok profesyonel olmak, çok şık olmak, çok cool olmak, çok radikal olmak, çok iyi olmak gerekiyor... Ben sadece çok uğraşıyorum, çok çabalıyorum, çok deniyorum... Yine de böyle iyiyim... Sanırım...

12 Haziran 2012 Salı

sapla saman . . .

Türkiye'de 5-17 yaş arası çalışan çocuk oranı %49 muş. Değişen sistemi bir fırsat olarak görerek ücretlerini arttıran özel okullara giden ve eğitimine yılda 25-30.000 TL harcanan çocukların yüzdesi nedir merak ettim.
Bugün içimden (affınıza sığınarak) sapla samanı karıştırmak geldi de...

4 Haziran 2012 Pazartesi

dostluk...

Ben öğretmen konusunda genelde şanslı bir öğrenciydim. (Eğitim hayatımda dünyaya bakışımı değiştirecek çok önemli bir kaç öğretmenim oldu demek istiyorum. Yoksa bakıldığında oran pek içaçıcı değil aslında.) Bunlar arasında bir tanesi var ki, ismi aklıma ne zaman düşse, çok kolay olduğu halde kapısını çalmayalı, karşılıklı bir fincan kahve, bir kadeh şarap içmeyeli ne kadar oldu diye hayıflanır dururum. 11 yaşında onun eline teslim edildiğimizde, hepimiz sudan çıkmış balık gibiydik. O hafif otoriter, şakacı ve biraz da didaktik bir öğretmendi. Hatta biraz tuhaftı. Müfredatta olmayan kitapları aldırır, altlarını satır satır çizdirir, o satırları tekrar tekrar ele alır, alt metinlerini ortaya koyar ve bir de bunları not tuttururdu. Bazen 'Dersi boşverin!' der, bir klasik müzik parçası eşliğinde düşünmemizi isterdi. Edebiyat ve aynı zamanda rehber öğretmenimizdi. Yani tam 7 yıl boyunca gözü kulağı bizdeydi. Andre Gide okuttuğu, 'açık' sahnelerine rağmen Amedeus gibi bir filmi çocuklara seyrettirdiği için soruşturmalar geçirmiş bir eğitimciydi. Yüzü hiç düşmezdi ama. Onu hiç mutsuz, yorgun, bıkkın falan gördüğümü hatırlamam. Yine müthiş bir edebiyat öğretmeni olan eşiyle birliktep hep olumlu bir havaları vardı. (Ne anlatacaktım nerelere geldim :) İşte bizler bu öğretmenimizle hayata soran gözlerle bakmayı, sürekli ama sürekli sorgulamayı öğrendik. Biraz da işin suyunu çıkardık diyebilirim. Ben çoook sonraları bunun 80'lerin new age akımının bir yansıması olduğunu öğrendim. Ama o dönem için hayat her anıyla, her kelimesiyle didik didik edilecek bir şey haline gelmişti. (Heh işte ancak geliyorum sadede :) Dedim ya şu sorgulama işinin suyunu (biraz da onlu yaşların enerjisi ve sorunlarıyla sanırım) çıkarmıştık. Bugün çok komik görünen arkadaş - dost ayrımı tartışmaları da bunun bir sonucuydu.

Dün bunu düşündüm biraz. 8 sezonunun tüm bölümlerini tek tek seyrettiğim House'un son bölümünü izlediğimde sadece dostluk tanımı nedeniyle değil, Ölü Ozanlar Derneği de aklıma düştüğü için de o günler geldi aklıma. Ölü Ozanlar Derneği'nde oyuncu olma hayali ile ailesini karşısına alan ve sonunda intihar ederek (kurtulamıyordu değil mi? ) bir farkındalık yaratan Neil ve House'da bir dostluk hikayesinin esas oğlanlarından biri olan Dr. James Wilson... Birinde 'yüreğinin götürdüğü yere giden' yeni Neil, diğerinde dizinin en erdemli insanı, en kuralcı bilim insanı, en iyi vatandaşı, en etik doktoru, en empatik onkoloğu, vesaire vesaire Dr. James Wilson. Aslında ikisi de araya giren yıllara rağmen değişmeyen melek yüzüne layık görülen rollere soyunan Robert Sean Leonard. En hakiki aşk hikayelerini bile gölgede bırakacak bir ilişkiydi House ve Wilson'un dostluğu. İnişleri çıkışları, küskünlükleri, fedakarlıkları insanı yıldıran cinstendi. En fena kazıkların, en eşek şakaların, en çetrefilli sorunların üstesinden gelen bu iki arkadaş sadece senaryonun zıt kutuplarını üstlenmekle kalmıyor, bu iki zıt kutubun aslında bir bütünün parçaları olduğunu döndüre döndüre ispat ediyorlardı. House uzun yıllar sürüp de, "E artık bitirelim yahu!" gibisinden paldır küldür biten diziler gibi bitmedi. Bu arkadaşlığın dibini gösteren bir final yaptı. Bizim hesabımıza da, yıllar öncesinin naif ergen sorgulaması "arkadaş mı dost mu?" yu hatırlamak düştü :)

29 Mayıs 2012 Salı

silkelen...

Yıllar önce Ally Mcbeal diye bir dizi vardı. Boncuk'a hamileydim. (Sola yatıp izlerdim. Daha iyi beslenir bebek diye okumuştum. :) İşte bu dizide hiç unutmadığım bir bölüm vardır. Detayını hatırlamıyorum, ama ana fikir kafanda çalan tema şarkısıydı. Yani kendini nasıl hissettiğini belirleyen şey kafanda çalan müziktir gibi bir mesaj vardı. Bu mesajın beni etkilemesinin sebebi bütün gençlik yıllarımı kulaklığımda çalan parçaların duygularıyla geçirmiş olmamdır herhalde. Kulaklık artık kulağımda olmuyor. Çocuklardan sonra üzerime çöreklenen fazla temkinli olma durumu sonucunda... Yalnız bile olsam sokaklarda, korna çalar duymam, biri seslenir farketmem di mi ama yani... Neyse işte günlerdir Cancan'ın hastalığı, densiz beyanlar, ne olacak bu çocukların geleceği vesaire üstüme öyle bir çökmüştü ki, kafamda çalan 'ben bir palyaçoyum' u değiştirmenin vakti geldi dedim... Bu hafta Winnie the Pooh'dan 'çalışırım bütün gün' çalacak kafamda... Gelecek haftaya daha dinamik bir tema şarkısı bulacağım. Veee ilk işim kendime bir şunun gibi bir yaz manifestosu yazmak olacak.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

ben de . . .



Duman olur lodosta bütün hayallerim
Yağmur yağar sel olur, yüzer evim
Gider kaldırımdaki çukurları bulurum
Yüzümde bir tebessümle kırılır boynum

Kaderin patlak frenli tekerleri
Bulur durakta bekleyen beni
Dokuz canımdan sekizi çoktan gitti
Kalan teki de kim vurduya gitti

Ben bir palyaçoyum
Yüzüm gülerken içim ağlar aslında
Ben bir palyaçoyum
Güldürürken ben ağlarım aslında

Bir ocak ayında sokakta vurulurum
Ya da on dokuzunda bir kahraman olurum
Saçımı göstermezsem okulumdan kovulurum
Ya da kalemim kırılır mahkum olurum

Kimse dinlemezken bu söylediklerimi
Bir tek telefonum dinliyor şimdi beni
Taştan oyulmuş olsa da boyum posum
Bir çift sözle yıkılır ucube ruhum

Beklerken hayatı tek ayak üstünde
Oyunbozan derler hep bana...

19 Mayıs 2012 Cumartesi

yemezler. . .

masumiyet müzesi...


Beyaz Kale ve Cevdet Bey ve Oğulları sayesinde başlayan hayranlık, Yeni Hayat'la yerini hayalkırıklığına bırakmıştı. Yıllar sonra yeniden Pamuk demiş ve Kar'ı okumuştum. Ama yine aynı hayalkırıklığını yaşamış, sonra da çok daha önemli romanlarına bile hep mesafeli durmuştum. Taa ki Cancan'a hamileliğimin son günlerine kadar. Masumiyet Müzesi hamileliğin uykusuz son geceleri için biçilmiş kaftandı. Yine de zorlandım. Ama işte yazmışım, son sayfalarda öyle birşey oldu ki, yıllardır üzerinde düşündüğüm, üzerine yazmayı ve de çizmeyi hayal ettiğim bir konunun bu romanda can buluşu, onu benim için özelleştiriverdi. Sonra doktora programına başladım. Konum kafamda netleşmiş, iyice şekillenmişti. Bir ders için istenen kitap raporu için hiç düşünmeden Masumiyet Müzesi'ni seçtim. Yeniden ama bu defa kültürleşme ve kültürlenme ekseninde okudum romanı. Sonra dersler bitti, sınavlar verildi ve tez için masabaşına oturuldu ve sokağa çıkıldı. İşte tam bugünlerde Masumiyet Müzesi açıldı. Hatta daha da önemlisi müzenin tasarım ve uygulama sürecinin belgeseli çıktı ortaya.
Benim için çok ama çok heyecan verici bir proje bu. Mimarlık okumuş, sanat yönetimi yüksek lisansı yapmış ve antropoloji doktorası yapan, yazmaya doyamayan biri için böyle bir sanat&edebiyat&antropoloji&mimarlık buluşması ancak bir hayal olabilir... İşte Pamuk bunu gerçekleştirebildi ya, yine o tanıdık hayranlık duygusunu yaşar oldum.
Önce belgeseli izledim. Pamuk'un neredeyse takıntılı heyecanına ortak oldum. Projede yer alan sanatçı ve mimarların enerjisine ve sabrına hayranlık duydum. Belgesele yansımayan gerilimleri, çekişmeleri, bıkkınlıkları, memnuniyetsizlikleri hissettim. Ama bütün bunların heyecanlı bir projenin olmazsa olmazı olarak kabul ettim. Ne yaşanırsa yaşansın, şu anda herkesin büyük bir tatmin duygusu yaşadığına eminim.
Sonra müzeyi gezdim. Romanı bir kerede müzede okudum diyebilirim. Her kutunun önünde satırlar arasında hızla gezinip, Pamuk'un müzede vurgulamak istediği nesneleri neden ve nasıl seçtiğini anlamaya çalıştım. Henüz perdeleri açılmamış kutularda nesnelerin yerleştirildiğini ancak Pamuk'un henüz tamamlanmışlıklarından emin olamadığı için perdeli kapalı tuttuğunu öğrendim.
Müzenin benim için en çarpıcı bölümü, Pamuk'un yazdığı yüzlerce sayfanın, eskizlerin ve tükenmiş kalem tüplerinin sergilendiği çatı bölümüydü. Kurgusal bir romanın kurgusal nesnelerinin yanında çok gerçek ve çok özeldiler.

norah jones . . .



Tazecik albüm. Dinleyiniz...

18 Mayıs 2012 Cuma

queen 'den geliyor! I want it all!

DOGO
Ah faydacı gönül! Çekil yolumdan ayakkabı alacağım!

('Hobi' diye etiketledim espri olarak:)

16 Mayıs 2012 Çarşamba

ahhh havalar ah!

Halbuki bu zamanklarda Latin ezgileri, soğuk içecekler ve çiçekli tiril tiril elbiseler klişesini yaşıyor olmalıydık. Ama hala yağmur, hala hüzünlü parçalar ve hala kahve ve çay klişesini yaşıyoruz.

Brazzaville- Barcelona ile VeLuea

Cliches are cliche for a reason!
(Klişelerin klişe olmasının bir nedeni vardır!)

15 Mayıs 2012 Salı

kitaplarım...

Yeni heyecanım Amazon Kindle. Kitap konusunda muhafazakarlığımı sorgulamaya başladığımda erken bir doğum günü hediyesi olarak girdi hayatıma. Tez için bazı kitapları kütüphanede bulamıyorum. Kütüphaneler arası talep süre konusunda sıkıntı yaratıyor. Bazıları tez süresince elimin altında olmalı. Fotokopi konusunda hem duyarlı hem muhafazakarim. (Gerçi bir tanesinde bana hiç şans bırakmadılar ve fotokopicinin yolunu tuttum.) Kitapları amazon ve benzeri sitelerden almaya kalksam bazılarının ikinci eli bile dünya para. Hadi kitap zaten değiyor desen kargosu huzursuz ediyor. Falan filan. Aslında biraz da 'Olur mu acaba?' düşüncesi. Dijital kitap okunur mu? 'Olmaaaz!' diyorken içimdeki ses, elimde buluverdim Kindle'i... Bir kaç ücretsiz kitabı indirdim. Ama okumaya başlamak için içine gömüleceğim bir kitap arıyordum. Ki bakalım olacak mı? Bu arada bir kitap ekinde Murakami ile tanıştım. 'İşte!'dedim. 'İçine gömüleceğim kitap bu!' İngilizce okumak, dijital okumak, vesaire vesaire... Bana okumak olsun da, gerisi teferruatmış onu anladım. Kitabın Türkçe basımını görünce, 'Bu kitabı zaten e-kitap olarak okumaktan başka çare yok ki' diye düşündüm. Zira arası harçlanmış çift sıra tuğla kalınlığında. Taşısan taşınmaz. Yatakta, yatarak okunmaz. Neden kalın ciltli olduğunu ve aslında 3 kitap olan kitabın niye bir nefeste basıldığını anlayabilmiş değilim. Son derece yalın ve akıcı bir dil ve merakla akıp giden bir roman. Şimdiden içine gömüldüm diyebilirim.
Elimdeki bir diğer kitap çok satanlar kontenjanından listeme girip sürünen 'Küçük Mucizeler Dükkanı'. Ben öyle 'Asla çok satan, popüler kitapları okumam!' tipi rafine(!)
bir okuyucu olamadım. Gerektiğinde diş macunu tüpü üzerindekileri bile okuyabilen biri olduğum için belki :) Sürünüyor çünkü, sanki önceliğim olamadı bir türlü. Hani şöyle tatilde, bir hamakta ya da şezlongda okusam, bir nefeste bitiverecek bir roman. Ama o havada olmayınca, olmuyor. Ama ben ne yazık ki Mina Urgan gibi yapamayanlardanım. 'Diyelim ki karpuz aldın. Kelek çıktı. Yer misin?' diyordu. Ben kelek karpuza da bir hava, bir tarif bulanlardanım sanırım.
Elime aldığım bir diğer kitap da 'Theo'ya Mektuplar'. Dingin okumalar, derinlere dalmalar kitabım bu. Van Gogh bizim için özel. Salon duvarımızda Akademi'ni Resim Bölümü'nü birincilikle bitirmiş bir ressam arkadaşımızın mezuniyet tablosunun yanında kayınvalidemin yaptığı bir çalışma ve en yakın arkadaşlarımızın bizim için birleştirdiği bir puzzle var. Hepsi Van Gogh eserlerinin kopyaları. Sanatçının dramı, renkler, fırça darbeleri, bilmiyorum artık nedir bizi bu kadar çeken ama işte Özgür de ben de farklı hissediyoruz Van Gogh eserleri için. En son Van Gogh Alive'da da perçinlenmiş bir ilgi bu. Bu yaz için planladığımız Amsterdam seyahatımız için de önemli bir hedef Van Gogh Müzesi. Kitabı YKY'den %25 indirimle aldım. Yine ancak D&R'ın internet fiyatına denk gelmiş. Şimdi farkettim.
Bir başka kitaptan da bahsetmem gerek. Bu bir kitaptan ziyade son 1.5 aydır bir yaşam şekli bizim için. Okuyor, düşünüyor ve uyguluyoruz. Bana kaybettirdiği kilolardan çok kazandırdığı alışkanlıklar açısından yaklaşımını çok olumlu ve yapıcı bulduğum bir yöntem.


14 Mayıs 2012 Pazartesi

annelik monografisi...

monografi: bilimsel alanlarda özel bir konu veya sorun üzerine yazılan inceleme.

Önce annemlere gittik. Kahvalti ve sohbet ettik. Boncuk'u orada bırakıp Cancan'ı berbere götürdük. Saçları gözlerinin önüne dökülüyordu. Uzun saç çok yakışıyor ona. Gerçi kısa saç da yüzünün güzelliğini ortaya çıkarıyor. Kestirdik işte. Kocaman kocaman çıktı gözleri ve kirpikleri ortaya. Bakmaya doyamadım bütün gün.
Dün Boncuk'la alışveriş yapmıştık. Bedeni değişecekler, aldığıma pişman olduklarım vardı. Cancan'a 3-4 yaş şortlar almıştım. Üstünden döküldüler. Kürdan gibi malum. Alış-veriş kargaşasından farketmemişim. Belleri de büzülen cinsten değilmiş. Önde göstermelik bağları olanlar var ya onlardan. Neden işe yaramayan bağlar koyarlar hiç anlamam...Boncuk'a aldığımız pantalon da sanki biraz bol gibiydi. 13 yaş aldık ablaya. Gıdısı da göbeği de...Maşallah. Dikkat etmek gerek. 'Çocuklar kilo vermez. Kilo almayarak kilonu dengeleyeceğiz.' diyorum. Ama ne mümkün. 9 yaşındaki çocuğa en azından 12 yaş olur dedim. Onu da değiştireyim istedim. Pijamalar da küçük geldi. Bir de 5'li çorap aldım. 35 TL. 'Huh!' dedim sonra eve gelince. Onu da daha işe yarar bir şeyle değiştirecektim. Bir tek tuluma dokunmadım. Onu çok sevdi Boncuk. Dünya para verdik ama elim gitmedi işte onu değiştirmeye. Bedeni uydu, yakıştı ve çok sevdi. Hem böyle alış-veriş çok yapmıyoruz da, falan filan...Gerekçelerim vardı yani.
Baba oğulu evde bıraktım. Tabana kuvvet e pek de yakın olmayan mağazaya gittim. Değiştirdim hepsini. Sonra da sabah aldığım ve bedeni büyük olan hediyem için bir diğer mağazaya gittim. Onun küçük bedenini denedim, oldu. Tam kasada ödeme yapacakken kot etek gördüm Boncuk için. Çok istiyordu. Onu da alıverdim hemen. Dedim ya böyle toplu alış-veriş çok yapmayız. Hem 19 Mayıs'ta törende şarkı söylerken giyeceklermiş. Evet evet tören yapacaklar...
Tabana kuvvet e pek de yakın olmayan eve döndüm. Olsun. Günlük sporumu da halletmiş oldum. Eve gelince baktım Cancan uyumamış. Anneannenin dolmalardan yemiş 2-3 tane. Ama 'Açtır!' dedim. Muz, çilek ve dün pişirdiğim cevizli, üzümlü, fındıklı kurabiyelerden koydum önüne. Ben de yedim birşeyler yanıbaşımdaki gözlerine ve kirpiklerine dalarak... Sonra mutfağa giriştim. Ne pişirsem, buzlukta, buzdolabında ne var, eksikler neler, falan filan... Bezelye ayıklamak uykusu gelip, babasıyla güreşirken arıza çıkaran Cancan'ı sakinleştirir diye düşündüm. 5 bezelye sonrasında yine babasıyla güreşip arıza çıkarmayı seçti... 'Sen ayıkla!' buyurdu bir de bana :) 4-5 çeşit yemeği paralel işlem pratiği ile halletmem bile 2-3 saatimi aldı. Çamaşır koydum bu arada. Toz sabun bu çocukların lekelerini çıkarmıyor. Ama olsun. İçim rahat. Varsın çorapları gri, penyeleri sulu, pastel ve bilimum boya izi olsun...
Sonra teyzesi Boncuk'u eve getirdi. Odasına girdik. Değiştirdiklerimi deneteyim istedim. Hepsini içli dışlı silkeliyorum önce. Tek takıntım. Denedi. 12 yaş pantalon olmadı. 'Ben sana demiştim anneeee!' dedi. Dedi, haklı da, ne bileyim çok salaş durunca büyük diye düşündüm. Neyse yine değiştireceğiz. Ama diğerleri oldu. Çorap yerine aldığım pantalon taytı da çok sevdi.
Boncuk piyanoya oturdu sonra. 'Anneeee! Geliyor musun?' dedi. 'Sen gamları çalış. Ben çamaşırı asıp geliyorum.' dedim. Enstrüman derslerine giriyorum. Teorisini öğreniyor evde ona eşlik ediyorum. Ama işte her çalışmada her dakika yanında olmama gerek yok. Ama o alıştı ya. Sanki bensiz piyano başına oturamazmış gibi davranıyor. Ben de bir ayar tutturmaya çalışıyorum.
Çamaşırı astım. Cancan 'Kakam geldi!' dedi bu arada. E evet gelmiştir de yapar mı bilinmez. Çiş konusu çözüldü de, kaka... İşte o iş biraz gelgitli... Ama işte yine de boşlamak olmaz. Oturttum. Babası yanına geldi. Ben yemek hazırlamaya giriştim. Neyse Boncuk iş yaparken kulağımla onu takip ettiğimi farketti iki-üç uyarıdan sonra da 'Gel!' diye tuturmuyor.
Özgür'ün hazırladığı kahve ve likör tıkamış beni. Ben yemeyeceğim. Sofra hazır. Cancan tuvaletten işlemsiz dönüyor. Yemeğin ortasında yeniden tuvaletin yolunu tutuyoruz. Yok yine olmadı... Sofrayı topluyorum. Sıra banyoda. Cancan öğlen uyumadığı için erken uyur. Yine kaka uyarısı. Neyse şu boşalan düdüklüye yarının yemeğini de koyayım, takılırız banyoda bir süre... Dergi ve kitap bakalım en iyisi. Oturdukça sonuç alabiliriz belki...Konumuz kurbağalar. Tam yarım saat! Yok olmadı. Yıkayayım en iyisi. Banyoda oyuncak havuz ve 6 oyuncak araba var. Cancan onlarla oynarken ben yakaladığım uzuvlarını yıkamaya çalışıyorum. Heh bu işte bitti. Kurulanma ve yağlanma, saç kurutma, kulak temizleme, ilaç ve diş fırçalama da tamam. 'Ablam kitap okusun!' diyor. Bu iyi işte... Ben de üstümü değiştireyim. Okuma faslı da sona erdiğine göre, artık uyuyabiliriz. Ayağımda sallarken yine takılıyor, kırık plak gibi. Yuva, maç, haftanın günleri, vesaire... Melek gibi uykuya daldı işte... Kısa bir süre onu izliyorum. Bu defa kirpikleri büyülüyor beni...
Boncuk banyoda. Çıkınca saçlarını tarıyor ve kurutuyorum. Dişler fırçalandı. Uykudan önce yanımızda kitap okumak istiyor. Ben de koltuğa yığılıyorum...

9 Mayıs 2012 Çarşamba

dev eserler...


2 yıl önce bir hafta sonu bir arkadaşım aradı.'Ne yapıyorsun?' diye sordu. Gayet sakin 'Kapital'i okuyorum.' dedim. O dönem okumalara yetişmek için uyku borç alma dönemi. Kızcağız şaşkın 'Nasıl yetişiyorsun hepsine yahu?' dedi. 'Çok sürükleyici. Bitti bile.' dedim. Geçenlerde aynı espriyi Türlerin Kökeni için yapıp durdum. Kapital'in ve Marx'ın elyazmalarının önemli metinlerini İngilizce okuma şansım olmuştu. Dolayısıyla Kapital Manga'nın çizimlerine daha çok yoğunlaşabildim. Ama Türlerin Kökeni'nde hikayeye daha çok odaklandım diyebilirim. Çok hap niteliğinde olsa da, her eve lazım.

30 Nisan 2012 Pazartesi

nisan böyle geçti...




Nisan böyle geçti... Mayıs da güzel geçecek umuyorum. Biraz daha çok çalışmak gerekecek, bir iki önemli aşama geride bırakılacak ve biraz daha tatil duygusuna ulaşacak ve bulaşacağız.
Cancan okullu oldu :) Ekim'deki deneyimimiz başarısızlıkla sonuçlanınca kışı evde geçirmeye karar vermiştik. Baharla beraber yeniden harekete geçtik. İlk keşif ziyaretinde neredeyse 1 saat ağladı kuzu. İlk gün bıraktığımda yaygara kopardı. İkinci gün sızlandı. Üçüncü gün 'Ne zaman gideceğiz?' diye sordu. 4. haftadayız. Her sabah 'Beni sen mi bırkacaksın? Beni kim alacak? Çantamı götürmeyelim. Beni kaçta alacaksın? Çok kalmıyorum zaten. Bunu gelince yerim, içerim.' gibi şeyler söyleyip, endişe heyecan karışımı bir şeyler yaşıyor. Bezi de neredeyse bıraktık gibi...
İşler yoluna giriyor yani. Yoluna giriyor derken büyüyor, büyüyorlar. Evet daha çok iş var ama işte bazı aşamalar hayatı daha kolaylaştırıyor. Sanki...

7 Nisan 2012 Cumartesi

kayıt. . .

İkinci çocuk kaderi... Can'in ilkleri o kadar da kayıt altına alınmıyor, alınamıyor.
Geçenlerde ilk kez sinemaya gitti örneğin. Yazmamışımdır.
"Muppet Show" ilk sinema deneyimi oldu Cancan'ın. Çizgi karaktersiz bir filme 3 yaşındaki bir çocuğu götürme fikri bana çok da mantıksız gelmedi açıkcası. Cancan da beni desteklercesine büyük bir ilgi ile izledi filmi. Dede de bizimleydi. Onun için de bir ilk oldu bu arada. Sanırım ilk defa bir torunu ile bir çocuk(su) filmi izlemiş oldu sinemada. Dedenin bir diğer ilk deneyimi de bir torununu tiyatroya götürmek oldu yine geçenlerde. Ben yiğenim ve Boncuk'la takılırken, onlar da dede torun takılmışlar ve ani bir kararla girivermişler bir çocuk oyununa. Cancan ilk gidişinde de çok hoşlanmamıştı şu çocuk tiyatrosu işinden. Haklı bence. Çocuk oyunları o kadar yavan ki... Zevksiz senaryolar, kötü kostümler ve çocukları neredeyse aptal yerine koyan metinler... Çocukların algılarının ne kadar geliştiğinin farkında değil bence çocuk oyun yazarları. Klasikleri yorumlama işini de öyle zevksiz yapıyorlar ki değil çocuklara eşlik eden büyükleri, küçükler de bunalıyor haliyle... Örneğin Boncuk geçen yıldan beri artık çocuk oyunu tekliflerimi reddediyor. Ben de ona "Şehir ve Orman" gibi gösterilere bilet alıyorum artık. Nispeten daha anlamlı gösteriler bunlar. Boncuk ilk tiyatro deneyiminde kardeşinin yanında olmak istediğinden ve bir müzisyen adayı olduğundan bizimle "Müziğe Dokunamak" oyununa gelmişti. Ama ben oyunun ilk 20 dakikasından sonra 'Hadi artık gidelim!' diyen Cancan'ı oyalamaya çalışırken o da oyunun yavanlığından ve klişeliğinden - ahhh şu cadı karakterler :( - bunalmıştı. Kendine özgüveni yüksek(!) ve kendini her ortamada rahatça ifade edebilen (!) çocukların bağırış çağırışları eşliğinde oyunun sonunu görebilmiştik. Ama beraber gittiği dedesine nazını geçirebildiğinden, Cancan ikinci oyundan erkenden çıkabilmiş. Neyse ne diyodum ben? Heh işte bugün de Cancan'ın bir ilk yaşadı. Boncuk'a kıyasla bir hayli geç bir deneyim oldu bu. Boncuk ilk basketbol maçına 1.5 yaşında gitmişti :) Cancan bugün bir lig maçı seyretti (sayılır:) Tezahurat ve hareket pek ona göre değildi elbet. Ama dördümüzden üçümüz sahaya odaklandığımızdan erken çıkmak da istemedik. Cancan öyle iyi huylu bir çocuk ki. Sakin ve bıkmadan "Hadi gidelim artık!" dedi maçın neredeyse son 40 dakikası boyunca. Bu kadar yani. Ne tepinme, ne ağlama, ne kudurukluk... Maç sonrasında yorumları maça o kadar da ilgisiz olmadığını gösterdi bu arada. Yok turuncular (karşı takımın forma rengi) hep basket atıyormuş, herkes çok kızıyormuş bu duruma, bağırıyormuş herkes, vesaire...
Bu arada baştaki resimleri yazacaktım konu nereye geldi... Cancan artık yazı ve resim 'propramı' (tam da Boncuk'un söylediği gibi :) kullanabiliyor. Mouse kontrolü de hiç fena değil. Böyle resimler yapıyor. Ben tabi saklamıyorum bunları. Ama Boncuk kıyamıyor bunlara. Bilgisayarımı açınca masaüstümde Can isimli bir dosya buldum. İçinden bu resimler çıktı. Cancan'ın ilklerinden... İşte aslında sadece bunu yazayım diye oturdum...

26 Mart 2012 Pazartesi

aylık rapor. . .

Tamam. Yılın henüz ilk yarısındayız ama benim yıl kabulüm eğitim yılını esas alıyor. Dolayısıyla 'Yılın ikinci yarısı...' diye başlayan bir cümle kurduğumda şaşırtıcı olmasın.
Evet. Yılın ikinci yarısındayız. Aaahhhh... İşte bu zamanlar ne zor. Bütün enerjimi kışa, bitmek tükenmek bilmeyen eğitilme açlığıma, çocuklarımın çeşitli biçim ve şekillerdeki eğitimine, çocuklarıma ve evime harcayıp, bugünlere ulaştığımda, bir gün kış uykusundan silkelenmek isterken, ertesi gün aslında bütün kış hiç uyumadan çalıştığını farkediyor ve biraz, azıcık, kenardan köşeden bir dinlenme, tatil ne bileyim en olmadı tembellik için hayaller kuruyorum.
Cancan'ın 'Çok yorgunum!' demesi komik elbet de, bunun annesinden en sık duyduğu kalıp olmasından başka bir anlamı olmaması düşündürücü.
Haftasonu küçük bir kaçamak yaptık. İstanbul olup da, değilmiş gibi davranan bir beldemizde iki gün güzel havanın tadını çıkardık. Küçük kaçamaklar ihtiyacı bir nebze giderse de bir yandan da ne kadar büyük olduğunun da altını çiziyor. İnsanın ayakları şehre, eve, Pazartesi'ne gitmiyor bir türlü.
Yazın planları hazır ve cepte. Onlar biraz motivasyon sağlıyor. Ama nispeten uzaktalar hala...
Tez konusunda beni bekleyen aşamayı, tez konumun savunmasını yaptığımda ve kendimi sahaya attığımda deneyimleyeceklerim, okuyup öğreneceklerim de beni çok heyecanlandırıyor. Ama işte o aşamaya hazırlanmak için hiiiç enerjim yok.
Haziran'da katılacağım konferansın hem benim için bir ilk olacak hem de küçük bir kaçamak sayılabilecek olması da bir motivasyon malzemesi. Ama işte yazmak, çizmek gerek...
Neyse sabah sporuna, vitamine ve dengeli beslenmeye (bir de bol kahkaha efektli hafif ve eğlenceli dizilerle rehabilitasyona) devam...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...