24 Haziran 2011 Cuma

nanananananaaa. . .

Ah Boncuk ah! Ne güzel şeyler bu başarılar. Boncuk konservatuar giriş sınavının ikinci aşamasında da başarılı oldu. O artık bir piyano öğrencisi.
Bugün konservatuar kapısında beklerken bir kere daha anne-baba olmanın inceliklerine hasıl oldum :-) Onun heyecanını yatıştırmak bir yandan, kendi heyecanınla başedip bu başarı yarışının aktörlerinin düştüğü kuyuya düşmemek için gösterdiğim çaba bir yandan... Merdivenlerde onu gördüğümde gülümsedi. Ne o coşkuyla dışarı fırlayıp anne-babasına sarılıp 'Çok iyi geçti!' diyen çocuklara benziyorudu, ne de heyecan ve stresten dağılmış ağlamaklı çocuklara. Sadece gülümsedi. Ben anladım aslında kendinden emin olduğundan. 'Nasıldı?' diye sordum. 'Çok iyi değildi.' dedi. O kusursuzluk takıntısının ona bunu söylettiğinden emindim. Herşey bir bütün olarak kusursuz olmalı onun için ya... Jürinin h,ç yorum yapmadığından, sadece iki kere hata yaptığından bahsetti. Sahne tozu yutmuşlar gibi, her seste farklı bir jürinin gözlerini yakaladığını anlatıyordu. Çok heyecanlı olduğundan ama bunu hissettirmemek için çok çaba sarfettiğini tekrar ediyordu.
Eve döndük. Bir kaç saat sonra öğretmenini aradım. Sonuçların henüz açıklanmadığını söyledi. Açıklanır açıklanmaz bize haber verecekmiş. Sonra telefon tekrar çaldı. 'Kazanmış!' dedi coşkuyla. 'Gerçekten mi?' dedim heyecanla...
Arka bahçede bisiklet sürüyordu. Pencereyi açtım ve seslendim. Baş parmağımı havaya kaldırdım. Anlamadı. Öğretmenin aradı dedim. 'Eeee?' dedi. 'Kazanmışsın!' dedim apartmanlar arasında yankılanan sesimi kontrol etmeye çalışarak...
Tıpkı benim gibi 'Gerçekten mi?' dedi o da... Bebeğim...

16 Haziran 2011 Perşembe

farkındayım . . .

Dünya üzerindeki tek gerçek sorun sınıf sorunudur. Bunu perdelemek için öne çıkarılmış etnik kimlik projesi (ki bu proje lafını hiiiiç sevmiyorum. kolaycılıktır bu. ben yapmadım o yaptı demektir. sorumluluktan kaçınmaktır.) ne güzel çalışıyor değil mi?
İnsan aklı kategorize eder. Hafıza kategorize eder ve ayrı ayrı bölümlerde depolar anıları, bilgileri vb. İnsanın estetik itkileri (ki bunun çok Kantvari açıklamaları vardır) herşeyi gruplar, sınıflandırır ve böylece insan herşeyi kontrol edebileceğine inanır. Kaosa karşı çıkıştır bu. Kaotik evreni düzene koyma çabasıdır bu... Kategorize edilen, bölünen, gruplanan herşey kolay kontrol edilebilir (diye düşünür insan). Mesele gruplama kriterinizin ne olduğudur. Bu kriteri kimin belirlediğidir. Sınıf eksenli bir gruplama dünyayı sadece ikiye böler... Açlar ve toklar, zenginler ve yoksullar, üretenler tüketenler artık ne derseniz... Ama sanıldığının aksine bu işleri bazılarının lehine kolaylaştırmaz. Çünkü ikiye bölünen bir dünyada yüzdeler eşit değildir. Ama dünyayı daha çok parçaya bölerseniz işler bazılarının lehine kolaylaşabilir. Dinler işe yaramıştır, yaramaktadır, yarayacaktır ama heyhat onlar da bir hadi bilemedin iki elin parmaklarını geçmez. Ama etnik kimlik iyi bir gruplama kriteridir. Kimlik kaygısı bir insana aç ve yoksul olduğunu unutturabilir belki. Kendisini iten, kakan, sömüren, güden, yöneten ve kullananla aynı etnik kimliğe sahip olduğunu bilmek bir insanda sanal bir eşitlik duygusu yaratır belki. Sonuçta öyle ya da böyle işler kolaylaşır. Tabi sadece bazıları için...
Hee bir de dünyayı bunun farkında olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölmek mümkündür ki bu bölünmede yüzdeler gerçekten eşit değildir...

15 Haziran 2011 Çarşamba

dil bir semboller sistemidir. . .

Alışkanlık herşeyi kurama bağlamasam rahat edemiyorum :)
Kültürün merkezinde yer alan dil üzerine okumalar ve düşünmeler süredursun evde hayat dil açısından çok renkli ve eğlenceli bu aralar. Cancan'ın dili artık tamamıyla çözüldü. Robot aksanı hakim diline :) Bağlaç takıntısı kullandığım üslubu yeniden keşfetmemi sağlıyor. Sonuçta bizleri tekrar/taklit ediyor. Robot aksanı da bu tekrar/taklitten kaynaklanıyor. 'Veee' ve şimdilerde 'amaa' çok kullandığı bağlaçlardan. Bir de çok coşkulu bir 'Eveeet!' i var. 'Dii mi?' de çok güldürüyor bizi. Bu aralar en şaşırtıcı olan balkonda çiçekleri sulamama eşlik ederken sulama kabının içine bakıp 'Yeterince su var anne.' cümlesini kurmasıydı. Şimdi böyle yazıyorum da yıllar sonra hatırlatır mı bu ifadeler vurguyu ve tonu bilmiyorum. Küçük bir anı kameraya kaydetmeliyim.
Geçen gün parkta Boncuk'la yaşıt erkek çocuklarının konuşmalarına şahit oldum. Küfür gündelik dillerinin içine öyle sinmiş ki, birden gerçekten ne kadar temiz, basit ama özenli cümleler ile konuştuğumu ve bunun çocuklarımın üzerindeki etkisini yeniden farkettim. Kendimi ifade etmek için yalın ve doğru olanı bulmaya çalışırım hep. Dolaysız, küfürsüz, süslemesiz, işlevsel, rasyonel... Bunu çocuklarıma da aktarabiliyor olmak önemli benim için. Çocuğu daha emzirirken adam (heh işte dilimden ayıklamam gerekenler bunlar... yetişkin demeliyim burada...dii mi?) yerine koymak ve konuşmak konuşmak konuşmakla başlıyor bu aktarım. Tek başıma değilim tabi ki bu konuda. Özgür ve anneannenin de dil alışkanlığı benzer olduğu için çocuklar bu kültürlenme sürecinde dili gelişigüzel/rastlantısal bir sistemden çok işlevsel bir ifade sistemi olarak içselleştiriyorlar.

14 Haziran 2011 Salı

boncuk . . .

Cancan'ı not ettim. Gelelim Boncuk'a...
Kitap kurdum. Kendi ellerimle bir kurt çocuk yarattım. Afacan Beşler tutkusu yeni çevrilen bölümlerle devam ediyor.
Saçlar uzadı. Bu dönem okuduklarımla beni çok etkileyen Amerikan Yerlileri gibi salıyor saçlarını. Zayıfladı. Güzelleşti.
Patito Feo takıntısıyla olmadık hayatlarla ve tiplemelerle karşılaştı. Eleştirsek de engel olmadan onun saçmalıkları keşfetmesine olanak tanıyoruz. Bu dizi ile birlikte şarkı söylemeye ve dans etmeye ilgisi de oldukça arttı. Artık bir astronot değil bir komple sanatçı olma hayalinde :) Oyuncu, müzisyen ve dansçı. Belediye'nin iki yıllık piyano eğitimini tamamladı. Konservatuar sınavına girecek şimdi.
Ama o genç kız havalarının altında, kardeşine resimli kitap okunurken (bebekliğinden beri 500 defa dinlediği hikayelerden bahsediyorum) araya sızıp dinleyen bir bebek var hala.
Geçen yılın yorucu temposundan sonra bu yıl neredeyse ödevlerine hiiiç karışmadık. Son derece disiplinli ve başarılı bir yıl geçirdi. Ama bu okuldaki bütün şamatadan, dalaşma-didişmeden, de nasiplendi. Genel sınavlarda Türkiye birinciliği de dahil olmak üzere hep iyi dereceler elde etti.
Veee en önemlisi daha olumlu ve uyumlu olmak için çoook çaba harcadı. Hırçınlıklar ve inatçılıklar daha azalmaya başladı.

10 Haziran 2011 Cuma

selena gomezzzzz . . .

Tam 2 saattir, Selena Gomez kadar ünlü olabilir mi, onun kadar yetenekli ve güzel mi bunu konuşuyoruz. Neden hep bu ünlüler Amerika'dan çıkarmış, neden Türkiye'de yokmuş böyle yetenekler? Kaç yaşında ilk oyun/dizi/filminde oynamış? Kaç yaşında ilk şarkısını bestelemiş/söylemiş? Önümüzde bilgisayar, internetten bakıyoruz, okuyoruz. Boncuk boncuk gözyaşı döküyor. Bir geç kalmışlık duygusu içinde. Onlar küçükten başlamışlar bu işe, o geç kalmış. İngilizce bile bilmiyormuş... Konservatuar iyi güzel de, onun esas istediği böyle bir komple sanatçı olmakmış. (italikler benimdir :)
Biz gerçekten mikemmel ebeveynleriz. Çenemize, sabrımıza sağlık. Anlattık da anlattık. Bıkmadan usanmadan, sinirlenmeden, dalga geçmeden, fazla fazla gereğinden fazla ciddiye alarak konservatuarın bir aşama olabileceğinden, bu yıl kazanamazsa gelecek yıllarda şansı olduğundan, olmadı başka kanalları deneyebileceğimizden, ancak ne olursa olsun çalışmak gerektiğinden, temel ve klasik müzik eğitiminin öneminden bahsettik de bahsettik.
Boncuk'um seni çok seviyoruz.

7 Haziran 2011 Salı

evimizin köşeleri . . .

Esin benim için önemli bir kavram. Hayatın temposu içinde kaybolanı bulup çıkarmak için bir an durup geriye çekilebilmek kadar önerilerin de önemli olduğunu düşünürüm. Farklı fikirlerden, bakış açılarından, tasarımlardan, uygulamalardan esinlenmelerle fark yaratılabilir gibi gelir bana. Hem de küçücük dokunuşlarla. Ya da bir farkındalık yaratır bu farklı olandan esinlenme hali.
Bazen sadece esinlenme için dolaştığım olur mağazalarda. Biraraya getirmekte zorlandığım kıyafetler ve aksesuarlar konusunda, ya da evde atıl duran eşya ve mobilyalara işlev ve anlam katmak üzere fikir alış-verişine çıkarım/çıkarız. Benim için tüketimin karşısında durur esinlenme. Vardır halihazırda elimde birşeyler ya, onlara farklı ve renkli bir dokunuştur aradığım. Yemek konusunda da benzerdir tutumum. Aynı malzemelere farklı bakabilmek basit bir akşam yemeğini özel bir kutlama yemeğine dönüştürür sanki. Tasarımın % çoğu esinlenmedir bence.
Bloglar, özellikle tasarımcı blogları benim için bu yüzden önem taşıyor. Bir an durup çevreme başka bir gözle bakmamı sağlıyor. Benim gibi anı koleksiyoncusu biri için önemli olabilecek detayları yakalamamı sağlıyor. İnsanın gözü birden bire o detayı bir fotoğraf ve anı karesinden görüyor ve yıllar sonra baktığımda her renginden farklı bir şey hatırlayacağım bu kareler ortaya çıkıveriyor.

6 Haziran 2011 Pazartesi

c a n . . .

Çocukları yazacağım demiştim ya. Heh, işte şimdi yazıyorum.
Cancan büyüdü. Artık 2.5 yaşında.
Top, renkler, sayılar derken şimdi de araba markalarına takıldı. Önce dili çözüldü, beşe sonra ona kadar saymaya başladı. Sonra sıra 10'lu sayılara geldi. Sonra da 20'lilere. Rakamları da tanıyor. Şimdilik 32 gördüğünde de 23 diyor ama çok sürmez... Herşeyi bir kere söylemek yetiyor. 50'ye kadar falan sayıyor. Ama bu durum sayılara özgü değil. İlk renklerle başlamıştı. Sadece ana renkler değil, mor ve gri gibi renkler de repertuarında bulunuyordu. Şimdilerde de çeşit çeşit araba markasını tanıyor. Ama bu ilgi arabalardan çok sembollere gibi. Sembol hafızası çok kuvvetli. Barthes okudum/okuyorum/okuyacağım. Bu okumalar sırasında Cancan’ın bu yeteneğini gözlemlemek bir hayli ilginç oluyor.
Çok neşeli, sıcak, iyi huylu bir çocuk. Can çocuk, can... Hala en sevdiği şey kafasını göğsüme gömmek. Öyle huzurla duruyor orada. Sakin, mutlu, sıcak... Geçen gün Animaux’da memeliler ve yavruları ile koklaşmalarına denk geldim de, çok benzer bir tarz tutturduğumuzu farkettim. Burun sürtmeler, mırlamalar, gurrlamalar, koklamalar... Antonia Mills bir seminerde reenkarnasyondan bahsettiğinden beri hep önceki hayatlarımızdan birinde koklaşan bir anne-yavru hayvan çifti olduğumuzu düşünüp duruyorum. Sesim mi yükseldi, hemen türlü şirinliklerle gözlerimi yakalayıp herşeyin yolunda olduğunu anlamaya çalışıyor. Ortamda bir gerilim mi var, hemen yanıbaşımda bitip, kolumun kanadımın altına girmeye çalışıyor.
Uykuya dalacağı zaman ya da kendi kendine bir oyun tutturduğunda daha önce dinlediği diyalogları tekrar ettiğini duyabilirsiniz. Örneğin büyükbabasının adı sorulduğunda Sinan yerine Nissan diyor ve biz buna kıkırdayıp duruyoruz ya, aynı diyalogu kendi başına seslendiriyor işte.
Saçları sarıya çalıyor. Kaşları gürleşti. Gözleri ışık ışıl. Küçük ağız hiç kapanmıyor :) Sanırım küçük bir ortodontik durum daha yolda... Geceleri hala yanımızda uyuyor. Üşenmeyip onu yatağına alan olursa buna itirazı yok. Biz süreyi uzatıyoruz sanki...
Artık talepleri ve tercihleri var. Yemek tercihlerini dile getiriyor.
Dışarı çıkacağımız zaman önceleri 5-6 oyuncak arabayı küçücük ellerine sığdırma gayretindeydi. Sonra şeffaf bir çanta/torba ile çözdük sorunu. Şimdi ne zaman ‘Hadi hazırlan!’ desem, torbasını alıp öncelikli arabalarını dolduruyor içine.
Akşam yemeklerinde dahi coşkuyla ‘kaavatı!’ diyor. (Bu arada Boncuk da hala kaffaltı diyor ve öyle yazıyor. Hiiiç düzeltmeye niyetim yok.) Herkesin masa çevresinde yerini alması coşku duyması için yeterli zaten. Saat 6:30 gibi kalkıyor. Ben kulağımla onu takip edip, titrek bir uykuyla uykuya doymaya debelenirken, o bir yandan çok meşgul bir edayla arabalarını toparlıyor, pencerelere tırmanıp sokakta park etmiş arabaları kontrol ediyor ve bütün bunları yaparken sürekli ve sürekli neşeli bir tonla konuşup duruyor.





Bu arada "vosvagen diiil fiilmooor!"

5 Haziran 2011 Pazar

sanchez'in çocukları . . .

Yıl 1989... (du di mi?) Okul orkestrasındayım. Kız solistim. (ehem!) Liseler arası müzik yarışmasında kız solist dalında 3.lük alıyorum/kazandırıyorum okuluma. Ya o yıl ya da tam hatırlamıyorum, belki bir sonraki sene 2.lik kazandırdığımda (yine ehem!) ya da gerçekten tam hatırlamıyorum, belki daha da öncesinde ben daha ağzımın suyu akarak yarışmayı seyreden bir adayken Galatasaray Lisesi'nin erkek solisti, orkestrasyonu çok iddialı olduğu için özellikle bu yarışma için uygun olduğu düşünülen bir parçayı seslendiriyordu. Children of Sanchez. Ne parça ama! Dediğim gibi hem orkestrasyon hem vokal çok iddialı. Ama benim için bu kadardı bu parça. Yaşanmışlıklardan küçücük bir kesit. Ne sonra döndür döndür dinlemişliğim var ne de peşine düşmüşlüğüm.
Yıllar sonra (aradan geçen süreyi rakamla yazmayacağım) Antropoloji okumaya başlamışım ve Oscar Lewis'in Tepoztlan Meksika'da Bir Köy'ünü elime aldığımda/okuduğumda öğreniyorum ki The Children of Sanchez aslında yoksulların yoksulluğu kader olarak algıladıkları ve bu algı nedeniyle yoksulluğa hapsoldukları şeklinde kabaca özetlenebilecek 'yoksulluk kültürü' fikrini ortaya atan bu antropolog/yazarın başka bir çalışması. Sonra da öğreniyorum ki, işte o parça bu çalışmanın beyaz perde uyarlamasının soundtrack'inden... Öğrenmenin yaşı yoktur.
İşte sular çekildiğinde ve ben kenarda köşede biriken film ve kitaplara göz kırpmaya başladığımda dvd player'a koyduğum ilk film bu oldu.

Chuck Mangione - Children of Sanchez

4 Haziran 2011 Cumartesi

biliyordum . . .

yalnız olmadığımı biliyordum... tıpkı şu yemek listesi yapan blogla karşılaştığımda olduğu gibi gülümsedim.

sally j. shim uzun süredir izlemeye çalıştığım bir blog. yalın ve esin verici tasarımları var.

ben de sahnelere geri döndüm ya... (döndüm evet!) bu gece hepsine selam durdum. ama en çok bunu not etmek geldi içimden.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...