3 Mayıs 2011 Salı

pina . . .



dance dance otherwise we're lost... (danset danset, yoksa kayboluruz...)


İzlediği dans mı, tiyatro mu, resim mi, fotoğraf mı, şiir mi, edebiyat mı ayırdedemiyor insan. Bir hayranlıkla çakılıp kalınıyor her mimiğe, her harekete, her renge, her jeste, her dekora, her hikayeye...
Bazen böyle izlediğim (okuduğum) bir şey, takip eden günlerde beni esir alıyor. Oradan bakıyorum hayata. O deneyimin penceresinden görüyorum herşeyi. (hmmm. bazen mi?) bir süre pina pina bakacağım hayata sanırım.


(Boncuk'la izledik dün. Çok güzel arkadaşlık etti bana. Sordukça anlattım dilim dündüğünce. Onun gözleriyle de görmeye çalıştım. Film boyunca tekrar eden mevsim jestleri, hafızasına kazınmış hemen. Film çıkışında bana da öğretti. Bunu da bir ara kameraya çekmeliyim.)

1 Mayıs 2011 Pazar

ayar sorunu...

Çoook yorgunum diye başlarsam en azından günlük söylemimden de uzaklaşmamış olurum. Yalana ne gerek var. Uzuuun süredir çoook yorgunum. Hep yorgunum. Fiziksel bişeyler aradım bu yorgunluğun gerisinde. Doktora gittim. Hiç bir şeyciğim yokmuş. Çok şükür. Ama ne oldu bu doktor macerası da yorgunluğuma katkıda bulunacak şekilde deftere yazıldı. Kontroller sırasında poliçemle ilgili bir takım aksaklıklar ortaya çıktı. Şimdi onların yazışmaları ile uğraşıyorum. Havaya bağlamaya çalıştım yorgunluğumu. Sağolsun pek de yardımcı olmuyordu havalar son 1-2 aydır ya... O da bu kadar sürekli ve istikrarlı bir yorgunluğu açıklamak için tek başına yeterli değilmiş gibi geldi sonra. Doktora geçen dönem canıma okudu. Bu dönem hala kendime gelemedim bile. Bir de dersleri oldukça kısa bir sürede toparlamış olmamın gazıyla yeterliliğe gireyim ve Haziran sonunda yeterli ve teze hazır bir doktor adayı olarak Ayazma'da yayılayım telaşı yıktı beni. Bu telaş birdenbire katladı yorgunluğumu. Çalışamadığım her saat bir stres merkezi haline geldi, zaman kısa konular çeşitli olunca... Çocuklar ve ev hayatı ise bu yorgunluğun en belirleyici aktörleridir diyebilirim. Tamam hepsini üstüste koyunca herşey net ve açık gibi görünebilir. Ama değil işte.


Hayat hep vermek hep vermekle geçmiyor sevgili dostlar... Alası geliyor insanın bazen. Talep etmek, ısrar etmek, hakettim demek, şımarıkça çekiştirmek, düşünmeden planlamadan rica etmeden şaşkınca buluvermek ve sevinçten şaşkına/maymuna dönmek geliyor insanın içinden bazen. İşte o bazenler çoğalınca bünyenin ayarı kaçıyor işte... Bu ayarı kaçıklık da yorgunluğu bir ifade şekli olarak benimseyince...
Yani bu sanal boşluğa karalamayalı hayat böyle...
Kitaplara, kuramlara, kütüphaneye, oğlumun mis kokulu öğlen uykularına, bir iki kadeh şaraba, özgür'le çocuklardan aşırdığımız 1-2 saatte izlediğimiz filmlere falan kaçıyorum da yeniden başlamak için yeterli olmasa da, kısa bir süre daha idare edecek enerjiyi elde edebileyim...
Çocukları yazacağım... Yazmalıyım. Ama saat 23:30 ve Boncuk ancak sızdı. Şimdi oturup kadın sünnetini akademik bir dille eleştirmeliyim. Bana müsade...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...