17 Ocak 2011 Pazartesi

geride kalanlar. . .

2010 da bitti gitti bu arada.
Çocuklar biraz daha büyüdüler, biz biraz daha büyüdük. (Hala yaşlandık demeye dilim varmıyor.)
Dışarısı karışık. Çocukların geleceği için endişe etmemek zor. Boncuk 2. sınıfta, şimdiden hergün test çözüyor. Evin dışındaki başka gerçekliklerle evde olup biten arasında bocalıyor. Arkadaşlarının yedikleri, içtikleri, düşündükleri, yaptıkları, ailelerinin yaklaşımları, öğretmeninin önerdikleri, dikte ettikleri, vesaire hep masaya yatırılıyor. 'I did it my way!' çalıyor kafamın içinde. Oysa dışarıda herkes kendi yolunu çizmiyor. Hazır şablonlarla yaşanıyor. Bizim 'ortaya karışık' tutumumuz tutmuyor bazı durumlarda. Biz de bocalıyoruz.
Geçenlerde BBC-e'de Noel kutlamalarını görünce dini bayramlardan ve dolayısıyla dinlerden ve inanışlardan açıldı konu. Hepsini anlattım. Dinlerin yanında deistlerden de, ataistlerden de, agnostiklerden de bahsettim. 'Hangisini seçeceğime ben karar verebilir miyim?' dedi. Hemen koşup nüfus cüzdanını getirdi. 'Orada yazılı olanı seçmek zorunda mıyım? diye sordu. 'Ben kendimi deist olarak tanımlıyorum ama sen kendin seçeceksin.' dedim. En aklına yatan agnostikler oldu. Ama onların bayramı olmadığını öğrenince vazgeçti. (Hristiyanların Noel ve Paskalyası da onun için çok cazip ama şeker bayramı heyecanı onu hala islama yakın tutuyor diyebilirim :-) Bu konuştuklarımızın evimizde bu kadar özgürce konuşabileceğini belirtmeyi de atlamadım açıkçası. Dünya üzerinde yüzlerce yıldır insanların birbirleri ile bu konu nedeniyle savaştıklarını ve hala da bunun geçerli olduğunu söyledim. Yine olgunca karşıladı. Anladı sdanıyorum.
İktidar partisi ve lideri hakkında da artık görüşlerimizi gayet seviyeli bir biçimde aktarıyoruz Boncuk'a. Anlıyor. Bunları onunla paylaşıyor olduğumuz içinde ayrıca hoşuna gidiyor sanki.
Okulda da çok başarılı. Geçen gün heyecanla Türkiye'de 2. sınıflar arasında seviye belirleme sınavında birinciliği bir arkadaşı ile paylaştığı haberini getirdi örneğin. Öğretmeninin de sağ kolu.
Sonuçta o kocaman boncuk gözleri hep merakla ve heyecanla bakıyor işte...
Ahhhh Cano'm... Ateş parçası aşkım benim. Dili çözülmek üzere bu aralar. Renklerle haşır neşiriz bir süredir. Ma, ma (mavi), sa (sarı), ızı (kırmızı), yeşi (yeşil)... Tekrar ettirene kadar dolanıyor bazen peşimde. Haftasonu, dörde kadar saymaya da başladı. Herşeyi anlıyor ve kendince ifade ediyor. Cümle falan yok ortada daha ama böyle öyle tatlı ki... Ne acelemiz var değil mi?
Ablasından en belirgin farkı, küçük şeylerden mutlu olabiliyor olması... (Şimdilik :-) Kendi kendini oyalayabilmesi, oyun kurma yeteneği, sakinliği ve güler yüzlülüğü de iki kardeş arasında bile ne kadar fark gösteriyor.
İkisi de birbirini çok seviyor. Yaş farkı ne olursa olsun evin içinde arkadaşlar ve birbirlerini tamamlıyorlar. Bazen onları seyretmeye doyamıyorum.

15 Ocak 2011 Cumartesi

ara. . .


Bitti! Nihayet bitti! Eğitim ve aile hayatımın en zor dönemiydi desem acaba abartmış olur muyum? Sanmıyorum. Ama bu 'zor' olma durumu, içinde mutsuzluğu, huzursuzluğu, umutsuzluğu, sağlıksızlığı, vesaire barındıran sorunlu bir zor olma durumu değildi. Sadece yorgunluklar, gerginlikler, heyecanlar, telaşlarla zorlaşıyordu hayat. Ama içimde bir yerde hep 'iyi ki! iyi ki!' diyen bir sesle bu süreci yaşıyor olmak işleri kolaylaştırdığı gibi geleceğe yönelik umudu da inşa ediyordu.

Öğrenmek... Kendimi bildim bileli en temel dürtüm. Okumak... Bu dürtünün yolunu çizen en birinci eğilimim. Yazmak... Beynimin yumuşak kıvrımları arasında cızırdayan akımların elle tutulur halini görme çabam. 38 yaşındayım, hala bunların peşinde hayatımı bir yandan zorlaştırıp bir yandan güzelleştiriyorum. Bundan 20-30 yıl sonra da farklı olacağını sanmıyorum ya.

Dünyada da, Türkiye'de de iyi tek bir haber yok. Umutsuzluk kaçınılmaz. Oysa ben, öğrendiklerimle bütün olup bitenlerin ardındakini görmeye başlamış olmanın sakinliğini ve dinginliğini yaşıyorum.

Dünyanın farklı coğrafyalarında olan bitenlerin ardındaki temel yapı öyle çok da içaçıcı değil aslında. Özellikle bir kadın olarak söylüyorum bunu. Ancak hep söylerim bilmek, anlamak beni sakinleştirir. Bilinmezliğin getireceği korkuyu def etmenin en güzel yoludur öğrenmek.

Ben en çok da çocuklarıma en basit haliyle gerçeklerden bahsederken farkediyorum bunu. Örneğin deprem korkutucudur. Evet. Ama depremin koskoca evrenin küçücük bir sistemindeki küçücük bir gezegeninin yerkabuğunun küçücük bir kesitinde gerçekleşen bir hareket olduğunu bilmek bu korkuyu küçültür.

Ya da ölüm çok bilinmezlerle dolu görünür ya. Oysa çocuğunuz ölülerin neden toprağın üstüne değil de altına gömüldüğünü soruyorsa ve siz ona ağaçlardan düşen yapraklardan, dalından kopan çürüyen meyvelerden bahsediyor ve doğanın müthiş döngüsünü basit ama anlaşılabilir bir dille anlatabiliyorsanız bu bilinmezlikler silinir gider. (BG 80'li yaşlarında konusunda öncül bir profesör. Dünya üzerindeki hiçbir maddenin dünyanın oluşumundan bu yana yok olmadığını, dolayısıyla hepimizin aslında 4 milyar yaşında olduğumuzu söyledi geçenlerde. Bunu da Boncuk'un -ya da Cano'nun- bu konudaki bir sonraki sorusunun yanıtına iliştirebilirim belki de.)

Sonuçta şu geçen 4 ayda, dünyanın ve Türkiye'nin bu yarı-karanlık döneminde bana dinginlik sağlayacak 30'a yakın kitap ve makale okudum. Sayfalarca yazı yazdım. Gece gündüz sürekli düşündüm düşündüm düşündüm... Her ağzımı açtığımda okuduklarım dışarı çıkmak için itişip kakışıp sıraya girmeye çalıştılar. Çoooooooooook konuştum çooooooook.

Şimdi sıra derlenip toparlanmaya geldi. Bu blog da dahil, ertelediklerimle ilgilenme vaktidir.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...