11 Kasım 2011 Cuma

tatil. . .

Ne güzeldi... Bayram ziyaretleri, sahil, Şile, Tenten, Star Wars, Kareoke, aileler, arkadaşlar... Bu tatil duygusu bana çok iyi geldi...

2 Kasım 2011 Çarşamba

sibel'in kitapları. . .

Ben bir sürü birsürü şey okuyorum, okumalıyım. Ocak sonuna kilitlenmiş durumdayım. Gerek müstakbel doktora tezim konusunda, gerek tez yazmaya yeterli olduğumu ispat etmenin peşinde felsefe, sosyoloji, antropoloji konularında okuyorum da okuyorum. İki çocuklu doktora maceramda nispeten sakin günler bunlar. Derslerimi bitirdiğim için, okul koşuşturmacam yok en azından. Ve çalışma grubumun sorumluluğu olmasa sallanmaya da gayet yatkınım. Ama yine de okuyorum işte... Daha çok okumalı ve daha konsantre olmalıyım. Biliyorum. Ama elden gelen de bu... Neyse konumuz kitaplar ya bugün. Ben en son aldığım iki kitabı yazayım bari, çocuklardan geri kalmayayım dedim :)
Felsefe Kitabı, kronolojik ve semantik olarak olarak kuramları birbirine bağlayan, basit bir rehber. Derinlere dalmışken, kafamı çıkarıp bakabilmemi sağlıyor. Zaman ve Anlatı ise beni derinlere çeken bir okuma. Bazen anladığımdan bile emin olamadığım şeyleri okuyorum işte böyle :)
Kitaplardan bu kadar bahis açılınca aklıma kütüphanede karıştırdığım şu kitap geldi. Kitaplarla buna benzer ilişkileri 'zarif bir delilik' olarak ismine taşımış bu kitabı da çok sevdim ben :) A Gentle Madness: Bibliophiles, Bibliomanes, and the Eternal Passion for Books

boncuk'un kitapları. . .

Geçen eğitim yılının başından itibaren, Afacan Beşler'in bütün kitaplarını (21 kitap!) okuyan Boncuk, Enyd Blyton'ın kendi tekrar ettiğini düşündüğü için Gizli Yediler'in ilk 6 kitabı ile yetindi. Pıtırcık serisinin bulabildiğimiz bütün kitaplarını okudu. Saftrik Greg de seri tutkumuzdan nasibini aldı. Judy Moody serisini ve ardından çocukluğumdan kalma Küçük Hafiyeler'i okudu. Uçan Sınıf Küçük Hafiyeler'de tanıştığı Eric Kastner ile devam etmek üzere kitaplığına kondu ama henüz okumadı. Çünkü Matilda daha çok ilgisini çekti. Bu arada arkadaşından ödünç aldığı Koralin ile giriş yapmak istediği 'fantastik dünyanın kapılarını araladı' :) Akşamları okumaktan tedirginlik duyduğu halde, gün içi okumaları için yine fantastik yazını tercih etti. Akşamları evde Matilda okurken, sırt çantasında Rose'u taşıyor bugünlerde. Laura ise kalınlığı ile onu heyecanlandıran bir roman :) Kitaplığında okumayı bekliyor.
Bu arada 3 boyutlu kitaplara ilgisi de büyük. Ancak evde henüz küçük bir kardeş varken, o kadar detaylı çalışmaları evde bulundurmayı göze alamıyorum. Üstelik fiyatları çok yüksek. Boncuk onları kitapçılarda incelemekle yetiniyor.

can'ın kitapları . . .

Can genelde ablasının küçüklük kitaplarını okuyor. İlave olarak aldığımız kitaplar da oluyor arada. Örneğin Arabalar serisinin hikaye ve boyama kitapları kaçınılmaz olarak kitaplığımıza girdi. (Can'ın Arabalar tutkusu bir post-luk malzeme aslında, yazmak gerek...)
Çocuklar, hele hele küçük yaşlarda, aynı hikayeyi defalarca sıkılmadan, ilk kez dinliyormuşcasına keyifle dinleyebiliyorlar. Ama anneler aynı hikayeyi çocuk başına 500 kere okuyunca sıkılabiliyorlar :) Dolayısıyla Can'a yeni kitaplar alıyorum bir süredir.
Benim için kitap almak hem çok kolay hem çok zor bir iş. Çok kolay, çünkü çok seviyorum. Çok zor çünkü çok seçiyorum. Hele sözkonusu olan çocuk kitapları ise, daha da zorlanıyorum. İllüstrasyonlar renkli ve anlaşılır olacak, hikaye sade ve anlaşılır olacak, korku unsurları barındırmayacak, mesaj yüklü olmayacak, eğlendirecek, vesaire vesaire...
Elmer serisi tam istediğim gibi. Feridun Oral'ın Benekli Faremi Gördünüz mü? hikayesi hem konu hem illüstrasyonlar açısından nefis nefis nefis... Cancan'ın kedi sevgisi ve anneanne-dede düşkünlüğü ile de örtüşünce, gün içinde okunma sayısı artıyor da artıyor...
Yetenek Yarışması ise müzik tutkumuzu hikayeleştiriyor.
İtiraf ediyorum. Sonuncuyu kendime aldım :) Eski Şeyler Okulu koleksiyonculuk çalışan benim için çocuk kitapları arasından çıkan küçük bir sürprizdi. Henüz Can'a okumadım bile :)

1 Kasım 2011 Salı

26 Ekim 2011 Çarşamba

hipergerçeklik. . .

Bu günler öyle günler işte. Felç olmuş duygularla ekrana kilitlenerek, yeni bir gerçekliğin kara deliğinde kayboluyor, gerçeklikten bir o kadar kopuyor insanlar. Ekran patron. O duyguları yönetiyor. Ağlatıyor, öfkelendiriyor, vicdana getiiriyor, küfrettiriyor, dua ettiriyor, umut pompalıyor, korku aşılıyor. Orada bir köy var uzakta'da yaşananlar ekran sayesinde yeni bir gerçekliğe dönüşüveriyor. Sonra hep birlikte o gerçekliği yeniden varediyor, birer aktör olarak o gerçekliğin parçası oluveriyoruz. Karışık biliyorum. Ama çok güçlü felsefi bir yaklaşım bu ve bugünlerde her türlü ana akım medyadan uzak olmama rağmen yaşadıklarım ve hissettiklerimle aklıma düşüp duruyor.
Acıyı döndürüp döndürüp izlemeden de hissedebiliyorum. Yıkıntılar arasındaki acılı yüzlerin eşlik ettiği listeleri okumadan da nelere ihtiyaç duyulabileceğini biliyorum. Bunlar insanlık refleksidir. Medyanın salyaları olmadan da, harekete geçilebilir yani...
Paketlerimizi hazırladık.

10 Ekim 2011 Pazartesi

ben can olayım sen anne ol!

Cancan'ın en sevdiği oyun - ki artık oyun değil sadece bir replik olarak kaldı - bu. Rol değiştirmece. İlk karşılaştığı kişi ile de benimle de en çok sarfettiği replik bu. "Sen Can ol, ben ... olayım." Boynunu hafif yana kırıp, ışıltılı bir gülümseme ile söylüyor bunu. O anda değil rol değiştirmece oyunu oynamak, ne istese sorgusuz sualsiz yapıveresigeliyor insanın.
Bugün yuva kapısında titreyerek ağladı. Kapıp alıverdiler içeriye. Geçen hafta sezonun ilk hastalığı ile kesilen yuvaya alışma sürecine, sert bir yeniden-giriş yapılmış oldu böylece. Tekrar ederek, istikrarlı olarak kabul ettirme modeli eğitim anlayışını artılarını eksilerini, zorunluluklarını keyfiliklerini düşündüm. Ben öyle kolayca yüreği dağlanan bir anne değilim. Buna rağmen ben bile "Ne gerek vardı şimdi buna?" diye kısa bir sorgulamaya tuttum kendimi. Evet bu işin hesabını da çok uzun süredir yapıyordum doğrusu ama yine de kısa bir tereddüt yaşadım işte... Hem yuvaya başlatma kararımızı, hem de "1-2 gün ağlar sonra alışır" modelini kabul edişimizi sorguladım.
Sonuçta onu almaya gittiğimde ve elinde bir kaç araba ile karşıma neşe ile dikildiğinde, geriye kalan bir anne olarak herşeyi dramatize etme yeteneğimden başka birşey değildi:)

7 Ekim 2011 Cuma

ben annemi özledim . . .

Kardeşime, yiğenime ve çocuklarıma 'Hiçbiriniz yokken ben vardım!' şımarıklığı yaparım.
Aslında kimse yokken o vardı ya benim hayatımda odur söylemek istediğim.
Annem tatilde. Kışın boğuculuğu ve telaşı için güç topluyor.
Daha kalsa oralarda sadece mutlu olurum, daha çok dinlenecek, daha çok eğlenecek, daha az yorulacak ve daha az sıkılacak diye... Ama dönüyor işte :) Yaşasın !

5 Ekim 2011 Çarşamba

putumayo. . .

Çok neşeli bir albüm çoook. Mayıs ayından beri döndürüp duruyuz. Seyahatlerde de, ev partilerimizde de vazgeçilmez oldu. İllüstrasyonlar çok renkli ve esprili. Serinin diğer albümlerinin de peşindeyim. Tahminimin aksine Rumba Flemenco çocukları çok yakalayan bir albüm değil. Gerçi Putumayo Kids serisinden değil ama türü itibarı ile çocukların da eğlenebileceği bir albüm olacağını ummuştum. Evet ritmik ve neşeli bir albüm. Ama tek bir parça (Que Pena) haricinde, Jazz Playground gibi çocukların hafızasına kazınan bir albüm olmadı.
Bu da seriden elimize geçen ilk albüm. Daha çolu çocuk yokken dinlemeye başladığımız, Boncuk'un hala 'Komik şarkııı!' diye coşkuyla karşıladığı açılış parçasıyla beraber Lhasa'nın Los Peces'ine da ilk hasıl olduğumuz albümdür bu.
Sonbahar hala güneşli ve sıcak seyrediyor. Ama sırası gelmişken önümüzdeki yağmurlu günler için şu albümü de not edip kaçayım...

3 Ekim 2011 Pazartesi

şimdi okullu olduk. . .

Cancan da artık okullu. Bugün ilk yarım günümüzü geçirdik. Geçirdik diyorum çünkü ben de onunla beraberdim. Dışarıda oyun parkında herşey yolundaydı. Hatta sınıfa geçtiklerinde de keyfi yerinde gibiydi. Ben bahçede kitabıma gömüldüm. Ama sabah erken ve yetersiz kahvaltı edince ve erken bir satte acıkınca ve biraz da uykusu bastırınca beni aranmaya başladı. Öğle yemeğinde de arkadaşalarına katılmadı. Tuvalet eğitiminde de olduğu gibi okula adaptasyon konusunda da Boncuk kadar hızlı gelişme kaydedemeyeceğiz sanırım.

27 Eylül 2011 Salı

sonbahar. . .

Yorganları çıkarmak gerek...
Boncuk konservatuarda ilk piyano dersini aldı. Kocaman kuyruklu bir piyanoda hem de... Gözleri ışıl ışıldı. Her odasından farklı bir enstrüman ve insan sesi yükselen o köhne binada, güleryüzlü ve sıcak piyano öğretmeni ile tanıştık. Ardından ilk solfej dersine girdi. 7-13 yaş arası bir dolu çocukla saat 18:00-19:30 arasında aralıksız 1.5 saatlik dersin sonunda yorgun ve bitkin olmaktan çok heyecanlı ve coşkuluydu. Gözlerinde yeni olana duyduğu merak ve iddia okunuyordu.
Evde küçük bir boya tadilatı yapmak gerekiyor. Malzemeleri aldık. Kendimiz yapacağız. 1 top da biryerlerden kalmış bir duvar kağıdı var. Acaba bir cesaret onu da küçük bir alanda denesek mi?
Piyano almamız gerekecek. Isı değişiklikleri gibi konulara dikkat ederek yerleştirmek gerekiyormuş. Dolayısıyla salon düzenlemesi biraz değişebilir. Hmmm... Yaşasın dekorasyon değişikliği :)
Can haftaya okullu oluyor. Haftada üç yarım gün ile başlıyor uzuuuun soluklu eğitim hayatına. Boncuk'un ilk gittigi yuvada karar kıldık yine. Daha sonra yaz okulları ile ilişkimizin devam ettiği bir kurum olduğu için hem güvenimiz tam, hem de eve 5 dakika yürme mesafesinde olduğu için lojistik olarak akıllıca bir seçim diye düşünüyoruz. Tanışma ziyaretlerinde öyle uyumluydu ki kuzu. Hatta 'Beni bırak, sen git! Ben burda kalıcam!' bile dedi. İlk hafta yine de bahçede beklerim diye düşünüyorum. Boncuk da yaşadığımız tereddütlerin hiçbirini yaşamayacağız muhtemelen. Deneyim böyle birşey işte...
Balkondaki masayı mutfağa geri aldım. Artık sabah kahvaltıları mutfakta ve sabah telaşı ile biraz hızlıca.
Yeterlilik çalışma programı iyi işleyecekmiş gibi görünüyor. 3 arkadaş bu işin altından en bunalımsız çıkma yolları üzerinde oldukça kafa patlatıyoruz.
Boncuk daha 2 yaşını doldurmuşken, toy ve heyecanlı anne olarak onu tiyatrolara, sinemalara ve farklı etkinliklere taşımaya başlamıştım. Can da daha ağırdan alıyoruz herşeyi. Ama sezonun başlamasıyla beraber 'acaba tiyatroyu keşfetme vakti midir?' diye düşünmeye başladım.
Bunun yanında hala ama hala hobi kitapları almaya devam. Çok romantiğim çoook :-) Olsun. Evdeki parça pinçik kağıtlara bile hayat verebilecek bu muhteşem fikirler yine Japon geleneksel sanatlarından... Ah zaman olsa...

21 Eylül 2011 Çarşamba

kadın...

Okumalar devam ediyor. Nasıl ki alkol için 'şişede durduğu gibi durmaz!' derler, okuduklarım da aynı şekilde kitapta yazdığı gibi durmuyor. Yoğruluyor, hayata bulaşıyor, anıları silkeliyor, tüm bilgi ve deneyimlerimi sınayıp duruyorlar. Feminist Antropoloji öyle çok iddialı bir başlık gibi görünse de aslında kız evlat, eş, anne, vb. olma durumunu sorgulayan bir çok kadın için anlaşılır meselelere odaklanıyor. Önce kız evlat, sonra eş, sonra anne olarak kadınlık biyolojik gerekçelere dayandırılarak açıklanmaya çalışılmış, çalışılıyor, çalışılacaktır elbet. Sonuçta doğuran kadın olduğu müddetçe bu açıklamaları elinizin tersiyle itmeniz mümkün değil. Ancak ne olursa olsun toplumun doğurganlık açıklaması arkasına gizlenerek kadına sürekli dayattıklarını sorgulamak da gerekiyor. İşte bir çok kadın sosyal bilimci neredeyse 100 yıldır bu konuyu sorguluyor, tartışıyor. Koskoca insanlık tarihinde sadece 100 yıl...
Margaret Mead bu süreçte çok ilginç bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Üç 'ilkel' toplulukta cinsiyet ve mizaçları karşılaştırarak Batılı toplumlarda kadına atfedilen özellikleri gösteren erkeklerden ve erkeklere atfedilen özellikleri gösteren kadınlardan bahsediyor örneğin... Feminen erkekler ve maço kadınlar bahsettikleri. Eşcinsel olmayan, aile ve toplum hayatında bizim alışageldiğimizin tam tersine yükümlülükleri olan kadınlar ve erkekler. Bebeklerine bakan babalar, avlanmaya giden anneler gibi...
Ya da ergenlik dönemine giren kız çocuklarına yine Batı'da atfedilen özelliklerin ne kadar biyolojik ne kadar toplumsal olduğunu sorgulamak için araştırma yapıyor. Sorunlu ergen kız fenomeninin sadece hormonlarla değil toplumsal dayatma ile de açıklanabileceğini gösteriyor bir şekilde... Toplumun bu 'kadınlığa geçiş' meselesini ne denli dramatize ettiği ve gençkızlara ne yükümlülükler dayattığı konusu hasır altı edilirken hormonlarımız her gün gözümüze gözümüze sokuluyor. Yani her ay bir döngü yaşayan bir kadın bütün gerginliği hormonlarla açıklanarak yaşanan herşeye son derece bilimsel bir zemin hazırlanmış oluyor. Toplum temize çıkıyor. Oysa adet görmeye 'kirlenmek' ya da tamamen sağlık belirtisi olan bu süreci 'hastalanmak' diye tanımlayan bir toplum ne denli temiz olabilir?
Dedim ya okuduklarım kitapta durduğu gibi durmuyor. Seyircisiz izleme cezası verilen maça kadın ve çocuklar alınıyor, tecavüz dizileri çok tutuluyor, her gün bir kadın yaralanıyor ya da öldürülüyor, çocuk doğurduktan sonra iş hayatını bırakan ya da çocuk doğurmak istemeyen kadın sayısı artıyor, vesaire vesaire...

11 Eylül 2011 Pazar

ortodonti. . .

Bir süredir gündemimizde olan bir konuda nihayet gelişme kaydetme aşamasındayız. 4 yaşındayken ilk dolgusunu yaptıran ve dolayısıyla yaklaşık olarak 4.5 yıldır dişçi koltuğuna alışık olan Boncuk'un en son kontrolleri Kadıköy Belediye'sinin Çocuk Diş Poliklinik'i tarafından yapılıyordu. Ön dişlerinde başlayan ve allerjik bronşit inhaler tedavisi nedeniyle ilerleyen çürüklerle başladı serüvenimiz. İlk kontrolü yapan pedodontist, süt dişlerindeki çürüklere bile gelecek olan yeni dişlerinn sağlığını etkilediği için müdahale edilmesi gerektiğini söylemişti. Biz de hiç aksatmadan diş tedavilerini yaptırdık. Yaklaşık 7-8 dolgu ve 1-2 ampütasyon (çocuk kanal tedavisi denilebilir sanırım) ile defteri kapatmıştık ki, ön dişlerin büyüklüğü nedeniyle kendine yer bulamayan köpek dişlerinin bir ortodontik tedaviyi zorunlu kıldığı konusunda uyarıldık. Bu defa ortodontik tedavi için fiyat ve yer arayışına başladık. Çok pahalı bir tedavi olduğunu öğrenince bu konuda en iyi olduğunu duyduğumuz Çapa'nın yolunu tuttuk. Ancak orada da durum pek içaçıcı değildi. Hergün 100'lerce çocuğun başvurduğu Çapa Çocuk Ortodonti Bölümü bize yaklaşık olarak 5 yıl sonraya gün verdi. Daha önce gördüğümüz bazı ortodontistler 8.5 yaşındaki Boncuk'un 2-3 yıl daha bekleyebileceğini söylemişti. Buradaki hoca ise beklememiz halinde ileride bir seri cerrahi müdahalenin gerekeceğini, dolayısıyla tedaviye hemen başlamak gerektiğini söyledi. Allerjik Bronşit nedeniyle nefes alma güçlükleri ile çene yapısı etkilenen Boncuk için böylece karar verilmiş oldu. Şimdi Çapa'daki hoca'nın özel hastası olarak tedavimiz başlıyor. Umarım kısa ve sorunsuz bir tedavi olur...

8 Eylül 2011 Perşembe

ses birki...

adele



Bu yaz nefis seslerle geçti... Bu kızlarla arkadaşlığımız uzun süreceğe benzer...

3 Eylül 2011 Cumartesi

yeni dizim..

House değişmez dizimdi. Konusu çokca antropolojik öğe barındırdığı için okuduklarımla ve düşündüklerimle paralellikler kurmak çok iyi geliyordu.

Bir süre önce Özgür 'Fringe'i getirdi. Fırsat bulup başlayamamıştık. Tatili fırsat bilip başladık. Üstüste 3-4 bölüm seyrederek geceleri uzatıyor da uzatıyoruz. Yorgunluk artıyor ama ikimiz de bilgisayar oyunları, heyecanlı filmler ve dizilerle amaçsız ve gereksiz zaman geçirmeyeli öyle çok zaman oldu ki... Özlemişiz. Bugün Boncuk teyzesindeydi. Cancan'ın öğlen uykusunu fırsat bilip bu defa gündüz yaptık aynı şeyi.

bazen...

Bazen o çok şey yapmak isteyen ben gidiyor, yerine hiç ama hiç kımıldamadan birşeyler okuyarak ya da izleyerek saatlerini ve günlerini geçirmek isteyen biri geliyor. Öyle yorgunum ki... Sorumluluklarımın tamamından azad edilmek istiyorum. Ev, çocuklar, okul...
Cancan bezi bıraktı. 2 hafta önce başladık sürece. 'Çiş' konusunu bir haftada çözdük. Kazaları temizleme süreci neyse ki bitti. Şimdi ufak bir tedirginlik yaratan 'kaka'yı çözmeye çalışıyoruz. Ama yemek yedirirken dökülen dillere tuvalette dökülen diller de eklenince konuşmaktan bile yoruldum. Bu arada, haftada 1.5 gün benim yetişemediğim tüm işleri toparlayan yardımcım da tatile gidince işler attı haliyle. Boncuk bitmek bilmeyen bir enerjiye sahip. Ona koçluk yapmazsam bütün gününü tv ya da bilgisayar karşısında geçirebilir. Ben de önerilerimi çeşitlendirmek için evde ne kadar malzeme varsa (kumaş, boncuk, vb.) el altında tutuyorum. Dağınıklık konusunda bir uzman olan Boncuk'un parça pinçik malzemelerden yaratabileceği kargaşayı göze alıyorum yani.
Bu arada çocukları uyuturken kafamda sürekli çalıştıklarımı değerlendiriyorum. Tez önerim ve çok geniş bir kuram havuzundan seçtiklerimi döndürüyorum kafamda. Planım çocuklar uyuyunca çalışmaya devam etmek. Bu arada Cancan'ı yanına uzanarak uyutuyorum. Boncuk da odasında masasında çalışmamı istiyor. Bu süreçte bir şeye konsantre olabilmem mümkün değil. Çünkü uyku öncesi uykuyu kovalamak için aklına ne geliyorsa benimle paylaşmak istiyor. Ben de serseri bir okuma ve tarama durumuna giriyorum haliyle...
Çocuklar uyuduktan, suçluluk duygusundan ve yaklaşmakta olan yeterlilinedeniyle panik duygusundan sıyrılmak için biraz çalışıpğ, gün içinde ertelemek zorunda kaldığım keyiflere (okumak, izlemek,vb.) zaman ayırıp sonra uykuya dalma sevdası nedeniyle saat 3'lerde yatmalar da fiziksel yorgunluğumu arttırdıkça arttıryor.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

haftasonu. . .

Geçen Aralık'ta kısakollularla sokağa çıktığımız düşünülecek olursa, 'yaz bitiyor..!' falan demek tabii ki çok dramatik oluyor. Tamam sabaha karşı hafifi bir serinlik oluyor. Ürpermeler başladı ama dediğim gibi durumu dramatize etmeye gerek yok.
Ama okulların açılacak olması ve bu dönem Boncuk' un iki okullu, benim ve özgür'ün (ve hatta Cancan'ın) yarım okullu olacağını düşündüğümüzden sanırım, bir 'son günler!' havasındayız ki sormayın... Sanki her yaptığımız kıştan, tempodan kaçırdığımız anlar, anılarmış duygusundayız. Sonuçta kimsenin gelecek olandan kaçtığı yok. Aksine hepimiz bir şekilde heyecanlıyız yeni dönem için ama eve dönmeden ve kapanmadan önce doğa ve doğanın sonbahar hazırlığı çağırıyor bizi işte... Hafasonu iki ayrı gezi çocukları çok keyiflendirdi. Biz de temiz hava, bol sohbetli iki güzel gün geçirdik. Suna Hala'nın Sapanca evi ve Ömerli Göllü Binicilik iki güzel kaçış oldu bizim için. Cancan'a, açık hava ve alan zaten yetiyor. Çok talepkar olmuyor. Boncuk ise hep yeniliklerle heyecanlanıyor ve kendini daha fazla keşfetme peşinde oluyor.

18 Ağustos 2011 Perşembe

faaaaaliyet . . .

Bir gün bıkar mıyım acaba? Cancan'ın daha 2.5 yaşında olduğunu ve önümüzde uzuuun uzuuun faaliyet yılları olduğu düşününce rahatlıyorum. Çocuklarla faaliyet yapmazsam, nelere sararım kimbilir? Ev-okul kavramı literatüre çok güzel yayınlar ve kitaplar katılmasını sağlıyor. Action Pack de onlardan biri. Alçı ve beyaz çimento aldım. Yarın rengarenk tebeşirler ve rengaren tahtalar için iş başında olacağız.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

gıcır gucur . . .

Bir nevi, çocuklar için 'kişisel gelişim' kitabı diyebiliriz. Örnekler, egzersizler ve açıklamalarla olumsuz düşüncenin nasıl esneterek olumluya çevrilebileceğini anlatıyor. Boncuk çok sevdi. Bakalım yaramıza merhem olacak mı?




14 Ağustos 2011 Pazar

patchwork. . .

Ne çok şey yapmak istiyorum. Herşeye ama herşeye zamanım yetsin derdindeyim. Araştırma yapayım, doktora yeterlilik için sona çok iş bırakmayacak şekilde çalışayım, roman okuyayım, çocuklarla takılayım, evimi yeniden yeniden dekore edeyim ya da elimdeki malzemelerle etkin bir düzen sağlayayım, mutfakta değişik yemekler deneyeyim, özgür'le ve arkadaşlarımla takılayım, film seyredeyim, dizi seyredeyim, internette takılayım, tembellik yapayım, blog yazayım, scrapbook yapayım, İtalyanca çalışayım, misafir ağırlayayım, misafir gideyim, spor yapayım, vesaire vesaire... Daha da yazsam yazarım hani.
Bunlar yetmezmiş gibi, kendime yeni hobiler buluyorum ya ben en çok ona şaşıyorum. Baharda ders çalışmaktan ve bitmez tükenmez ev ve okul temposundan bunalmış bir şekilde amazon'da dolanırken 'İşte bu kitabı almalıyım!' dedim ve hemen sipariş ettim. 2-3 hafta da elime geçti. Fotoğraflara baktım, plan yaptım durdum. En sonunda bugün başına oturabildim. 2 yıl önce aldığım küçük dikiş makinası işimi gördü ve ufak ufak projelere başladım.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

13 yıl . . .





salon . . .



Ben hiç bir zaman 'salona oyuncak gelmeyecek!' tipinde bir anne olmadım. Olamayacağım da... Salonun durumu budur!

balkon . . .


7 Ağustos 2011 Pazar

ada 2011

Ada'dan 1-2 fotoğraf. Aynı zamanda evimizin köşeleri için yeni bir proje... Under construction !

5 Ağustos 2011 Cuma

evimizin köşeleri . . .

Sayısız ev projem arasında, çocukların hayatımıza katılışıyla beraber kutulara doldurulup gözden ve gönülden ırak kılınan çerçeveleri duvarlarımıza taşımayı öncelikli buluyordum. Süsleme devre dışıydı uzunca bir süredir. İşlev ön plandaydı. Tozu alınacak, kollanacak, çocuklara dokunabilecek, onlar için tehlike arz edecek şeyler ortalıkta olmamalıydı. Baykuş koleksiyonum, mumlar, tütsüler, örtüler, biblolar, vesaire... Yenisi alınmadan, önce elde olanlarla ufak tefek süslemelere başlamıştım bir süredir. Şimdi sıra çerçevelerde dedim ve evimizde böyle köşeler göze çarpmaya başladı.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

inciler . . .

ablanın objektifinden . . .
Şimdi yazınca, ve yıllar sonra okuyunca 'Eeee?' deme ihtimalim çok yüksek olmakla beraber yazmalıyım :)
Cancan'ın incileri çok eğlendiriyor bu ara bizi. 'İzin verir misin?', 'Ne dersin anne?' falan ziyadesiyle komik zaten 2.5 yaşında bir çocuğun derme çatma dilinden duyunca... Ama komik olan argo konuşması :P Ben en çok 'Shit!' derim küfür edesim gelince :) Başına da bir 'Ayy!' ilişiverir. Zaten benim ağzımdan bile duyunca komik olan bu ikili Cancan'ın ağzından 'Ayşit!' olarak geri tepince çok utandım doğrusu :D Bir şey mi döküldü, kazara bir terslik mi geldi başına 'Ayşit oldu!' diyor.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

tatiller . . .

Haziran'ın son haftası Bozcaada bir gelenek oldu bizim için. Sonradan Adalı bir arkadaşım Ada'da geçirdiği 16 yıldan öğrendiği kadarıyla garanti olan tek dönemin bu hafta olduğunu söyler. Rüzgar olmaz, deniz sıcak ve dingindir. Geçen yaz yola çıkmadan bir gün önce elimde şemsiye eksik gedik peşinde sokaklardaydım. Eve dönünce bavula uzun kolluları doldurmuştum. Vazgeçmeye niyetimiz yoktu. Yanımıza bol bol oyun, oyuncak ve kitap almış, kendimizi yağmurlu bir Ada deneyimine hazırlamıştık. Aynı zamanda pansiyon işleten arkadaşım Ada'da neredeyse bütün rezervasyonların iptal edildiğini söylemişti de biz yolumuzdan dönmemiştik. Ne de iyi yapmışız. Boş ve pırıl pırıl bir Ada'da nefis bir tatil geçirdik.
Bu yaz da durum benzerdi. İstanbul'a gelemedi ya yaz... Biz yine de hazırdık. Boncuk'un konservatuar sınavının hemen ertesi günü sabah feribotunda dostlarla buluşup özlem gidermek için yola koyulduk. İstanbul'dan bildirenler, tatilimizin güneşsiz ve denizsiz geçme ihtimalinden endişeli telefonlar edip durdular. Biz gülümseyerek ve keyifle 'Hava harika burada!' dedik oralardan... Dönüşte İznik' uğradık. Kiraz istihkakımızı dalından ve sepetinden aldık ve döndük kürkçü dükkanımıza.
Bu yaz tatile çok ara vermeyelim hevesi ile 3 hafta sonrasına bir tatil daha koymuştuk. Bodrum'du hedef bu defa. Geçen yaz önce Assos, sonra Assos'un rüzgar ve dalgasından kaçalım diyerek Ayvalık'ta iki çocukla çok koşturup umduğumuzu bulamayınca, 'Şu tatil köyü tatili ne ola ki?' diyerek bu yaz için planlar yapmıştık. Erkeninden bir rezervasyon yaptırıp, önüne ve arkasına birer günlük kültür gezileri iliştirince şahane gözükmüştü bize bu plan. Selçuk konaklamalı Şirince, Meryem Ana, St. Jean Kilisesi, Efes, Yedi Uyurlar uğramalı gidiş ve dönüşle ilk çocuklu tatil köyü tatilimizi yaptık. Iııh... Olmadı. Uymadı bize... Selçuk kısmı güzeldi ama yarısı tesisten kaynaklanan hastalıklarla geçen tatil köyü kısmı tatsızdı. Hem hastalıklar ve otel yönetiminin ilgisizliği hem de o fütürsuzca tüketen ve yaşayan güruh tadımızı kaçırdı. Dedim ya, uymadı işte...

19 Temmuz 2011 Salı

yaapıyosun anne? (ne yapıyosun anne?)

Cancan öyle diyo... Öyle çok doğal, çok sohbetcanlısı bir tonda.
Ne yapıyorum?
Her sabah çocuklara değişik ama olmazsa olmazlı (peynir, yumurta, domates, reçel, ekmek) kahvaltı hazırlıyorum.
İki günde bir balkon çiçek ve bitkilerinin suyunu veriyorum. Kurumuş, çürümüş yapraklarını ince ince temizleyerek. Deneye yanıla öğrendiklerimle gelecek bahar ne yapacağımı ne ekeceğimi yeniden geçiriyorum aklımdan.
Evi topluyorum. Kenarda köşede kalmış detayları yeniden gözden geçirerek ve kendime yeni ve bitmeyen ev projeleri atayarak...
Boncuk'a sayısız kere televizyonun sesini kısmasını söylüyorum. Onu televizyon ve bilgisayar karşısından kaldırmak için çeşitli teklifler (ve tabii ki tehditler) gün boyu devam ediyor.
Cancan'ın evin dört bir yanında pencere önünde saydığı arabaların markalarını ve renklerini değişmez bir arka plan müziği gibi dinliyorum.
Balkonu evin kaçış noktası olarak görüyorum. Hem çocuklar hem kendim için. Orada yemekler, atıştırmalar, okumalar, ödevler, su oyunları, boyalar ve oyuncaklarla yaza yakışır bir şeylerin peşinde oluyorum.
Her öğünde Cancan'ın dikkatini çekecek kitap, oyun vesaire ile bir kaç lokma daha çok yemesini sağlamaya çalışıyorum.
Evin her köşesinde rastladığım oyuncak araba, lego, çocuk kitabı, boya kalemi, su oyuncağı, çocuk giysileri, matara, top, vesaire ile bir 10 yıl sonrasını düşünüyor ve bu detayları ne kadar özleyeceğimi düşünüyorum. Birden onları dağınıklık olarak görmemeye başlıyorum :)
Mutfakta çekilen bir tabure ve açılan musluk ile Cancan'ın su ile oynamak istediğini anlıyorum. Ya balkona ya banyoya bir su oyunu kuruyorum ya da sevdiği bir şarkıyı çalıp koşarak ve gülümseyerek dans etmek için salona gelmesini bekliyorum. Mutlaka ama mutlaka tabureyi yerine geri çektiğini duyuyor ve hep böyle düzenli olması için dua ediyorum :)
Boncuk'un kahvaltı sonrasından akşam yemeğine kadar süren dondurma taleplerini idare etmeye çalışıyorum. Koska'nın külahı ve kutu dondurmalar işimi kolaylaştırıyor.
Ne pişireceğimi düşünüyor ve Cancan'ın öğlen uykusundan önce bu işi halletmeye bakıyorum. Öğle tatilimi uykuya, okumaya ve çalışmaya ayırmayı umud ediyorum.
Cancan'ın uyuturken ya 15-20 dakika kesitiriyor ya da işin ucunu kaçırıp bayağı kuvvetli bir öğlen uykusu çekiyorum.
Elimde 3-4 kitap, hem doktora yeterlilik için yaptığım planı yakalamaya çalışıyorum hem de ekik parçaları yerine oturtarak resmin tamamını görmeye çalışıyorum.
Akşam üzeri Boncuk, Cancan ve kırmızı bisiklet bahçeye iniyoruz. Küçücük ama verimli erik ağacından 'uzan uzan!' erikleri topluyor, karıncaları besliyor, salyangozları gözlemliyoruz. Piknik masamızı da aldık, artık daha donanımlıyız...
Akşam Özgür'ün gelişi ile evin dinamikleri değişiyor. Akşam yemeği, kıpraşma-oyun derken artan gıcırtılarla yatma vaktinin geldiğini anlıyoruz.
Çocuklar uyuyunca bilgisayar başına ve günün okumalarına ayrılan süreyi doldurup elime kumandayı alıyorum. Bir film ya da 2-3 bölüm House seyrediyor ve gecenin ilerleyen saatlerinde (ki saat 3 sularına denk geliyor bu) mutlu mesu yeniden yastığımla buluşuyorum.

24 Haziran 2011 Cuma

nanananananaaa. . .

Ah Boncuk ah! Ne güzel şeyler bu başarılar. Boncuk konservatuar giriş sınavının ikinci aşamasında da başarılı oldu. O artık bir piyano öğrencisi.
Bugün konservatuar kapısında beklerken bir kere daha anne-baba olmanın inceliklerine hasıl oldum :-) Onun heyecanını yatıştırmak bir yandan, kendi heyecanınla başedip bu başarı yarışının aktörlerinin düştüğü kuyuya düşmemek için gösterdiğim çaba bir yandan... Merdivenlerde onu gördüğümde gülümsedi. Ne o coşkuyla dışarı fırlayıp anne-babasına sarılıp 'Çok iyi geçti!' diyen çocuklara benziyorudu, ne de heyecan ve stresten dağılmış ağlamaklı çocuklara. Sadece gülümsedi. Ben anladım aslında kendinden emin olduğundan. 'Nasıldı?' diye sordum. 'Çok iyi değildi.' dedi. O kusursuzluk takıntısının ona bunu söylettiğinden emindim. Herşey bir bütün olarak kusursuz olmalı onun için ya... Jürinin h,ç yorum yapmadığından, sadece iki kere hata yaptığından bahsetti. Sahne tozu yutmuşlar gibi, her seste farklı bir jürinin gözlerini yakaladığını anlatıyordu. Çok heyecanlı olduğundan ama bunu hissettirmemek için çok çaba sarfettiğini tekrar ediyordu.
Eve döndük. Bir kaç saat sonra öğretmenini aradım. Sonuçların henüz açıklanmadığını söyledi. Açıklanır açıklanmaz bize haber verecekmiş. Sonra telefon tekrar çaldı. 'Kazanmış!' dedi coşkuyla. 'Gerçekten mi?' dedim heyecanla...
Arka bahçede bisiklet sürüyordu. Pencereyi açtım ve seslendim. Baş parmağımı havaya kaldırdım. Anlamadı. Öğretmenin aradı dedim. 'Eeee?' dedi. 'Kazanmışsın!' dedim apartmanlar arasında yankılanan sesimi kontrol etmeye çalışarak...
Tıpkı benim gibi 'Gerçekten mi?' dedi o da... Bebeğim...

16 Haziran 2011 Perşembe

farkındayım . . .

Dünya üzerindeki tek gerçek sorun sınıf sorunudur. Bunu perdelemek için öne çıkarılmış etnik kimlik projesi (ki bu proje lafını hiiiiç sevmiyorum. kolaycılıktır bu. ben yapmadım o yaptı demektir. sorumluluktan kaçınmaktır.) ne güzel çalışıyor değil mi?
İnsan aklı kategorize eder. Hafıza kategorize eder ve ayrı ayrı bölümlerde depolar anıları, bilgileri vb. İnsanın estetik itkileri (ki bunun çok Kantvari açıklamaları vardır) herşeyi gruplar, sınıflandırır ve böylece insan herşeyi kontrol edebileceğine inanır. Kaosa karşı çıkıştır bu. Kaotik evreni düzene koyma çabasıdır bu... Kategorize edilen, bölünen, gruplanan herşey kolay kontrol edilebilir (diye düşünür insan). Mesele gruplama kriterinizin ne olduğudur. Bu kriteri kimin belirlediğidir. Sınıf eksenli bir gruplama dünyayı sadece ikiye böler... Açlar ve toklar, zenginler ve yoksullar, üretenler tüketenler artık ne derseniz... Ama sanıldığının aksine bu işleri bazılarının lehine kolaylaştırmaz. Çünkü ikiye bölünen bir dünyada yüzdeler eşit değildir. Ama dünyayı daha çok parçaya bölerseniz işler bazılarının lehine kolaylaşabilir. Dinler işe yaramıştır, yaramaktadır, yarayacaktır ama heyhat onlar da bir hadi bilemedin iki elin parmaklarını geçmez. Ama etnik kimlik iyi bir gruplama kriteridir. Kimlik kaygısı bir insana aç ve yoksul olduğunu unutturabilir belki. Kendisini iten, kakan, sömüren, güden, yöneten ve kullananla aynı etnik kimliğe sahip olduğunu bilmek bir insanda sanal bir eşitlik duygusu yaratır belki. Sonuçta öyle ya da böyle işler kolaylaşır. Tabi sadece bazıları için...
Hee bir de dünyayı bunun farkında olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölmek mümkündür ki bu bölünmede yüzdeler gerçekten eşit değildir...

15 Haziran 2011 Çarşamba

dil bir semboller sistemidir. . .

Alışkanlık herşeyi kurama bağlamasam rahat edemiyorum :)
Kültürün merkezinde yer alan dil üzerine okumalar ve düşünmeler süredursun evde hayat dil açısından çok renkli ve eğlenceli bu aralar. Cancan'ın dili artık tamamıyla çözüldü. Robot aksanı hakim diline :) Bağlaç takıntısı kullandığım üslubu yeniden keşfetmemi sağlıyor. Sonuçta bizleri tekrar/taklit ediyor. Robot aksanı da bu tekrar/taklitten kaynaklanıyor. 'Veee' ve şimdilerde 'amaa' çok kullandığı bağlaçlardan. Bir de çok coşkulu bir 'Eveeet!' i var. 'Dii mi?' de çok güldürüyor bizi. Bu aralar en şaşırtıcı olan balkonda çiçekleri sulamama eşlik ederken sulama kabının içine bakıp 'Yeterince su var anne.' cümlesini kurmasıydı. Şimdi böyle yazıyorum da yıllar sonra hatırlatır mı bu ifadeler vurguyu ve tonu bilmiyorum. Küçük bir anı kameraya kaydetmeliyim.
Geçen gün parkta Boncuk'la yaşıt erkek çocuklarının konuşmalarına şahit oldum. Küfür gündelik dillerinin içine öyle sinmiş ki, birden gerçekten ne kadar temiz, basit ama özenli cümleler ile konuştuğumu ve bunun çocuklarımın üzerindeki etkisini yeniden farkettim. Kendimi ifade etmek için yalın ve doğru olanı bulmaya çalışırım hep. Dolaysız, küfürsüz, süslemesiz, işlevsel, rasyonel... Bunu çocuklarıma da aktarabiliyor olmak önemli benim için. Çocuğu daha emzirirken adam (heh işte dilimden ayıklamam gerekenler bunlar... yetişkin demeliyim burada...dii mi?) yerine koymak ve konuşmak konuşmak konuşmakla başlıyor bu aktarım. Tek başıma değilim tabi ki bu konuda. Özgür ve anneannenin de dil alışkanlığı benzer olduğu için çocuklar bu kültürlenme sürecinde dili gelişigüzel/rastlantısal bir sistemden çok işlevsel bir ifade sistemi olarak içselleştiriyorlar.

14 Haziran 2011 Salı

boncuk . . .

Cancan'ı not ettim. Gelelim Boncuk'a...
Kitap kurdum. Kendi ellerimle bir kurt çocuk yarattım. Afacan Beşler tutkusu yeni çevrilen bölümlerle devam ediyor.
Saçlar uzadı. Bu dönem okuduklarımla beni çok etkileyen Amerikan Yerlileri gibi salıyor saçlarını. Zayıfladı. Güzelleşti.
Patito Feo takıntısıyla olmadık hayatlarla ve tiplemelerle karşılaştı. Eleştirsek de engel olmadan onun saçmalıkları keşfetmesine olanak tanıyoruz. Bu dizi ile birlikte şarkı söylemeye ve dans etmeye ilgisi de oldukça arttı. Artık bir astronot değil bir komple sanatçı olma hayalinde :) Oyuncu, müzisyen ve dansçı. Belediye'nin iki yıllık piyano eğitimini tamamladı. Konservatuar sınavına girecek şimdi.
Ama o genç kız havalarının altında, kardeşine resimli kitap okunurken (bebekliğinden beri 500 defa dinlediği hikayelerden bahsediyorum) araya sızıp dinleyen bir bebek var hala.
Geçen yılın yorucu temposundan sonra bu yıl neredeyse ödevlerine hiiiç karışmadık. Son derece disiplinli ve başarılı bir yıl geçirdi. Ama bu okuldaki bütün şamatadan, dalaşma-didişmeden, de nasiplendi. Genel sınavlarda Türkiye birinciliği de dahil olmak üzere hep iyi dereceler elde etti.
Veee en önemlisi daha olumlu ve uyumlu olmak için çoook çaba harcadı. Hırçınlıklar ve inatçılıklar daha azalmaya başladı.

10 Haziran 2011 Cuma

selena gomezzzzz . . .

Tam 2 saattir, Selena Gomez kadar ünlü olabilir mi, onun kadar yetenekli ve güzel mi bunu konuşuyoruz. Neden hep bu ünlüler Amerika'dan çıkarmış, neden Türkiye'de yokmuş böyle yetenekler? Kaç yaşında ilk oyun/dizi/filminde oynamış? Kaç yaşında ilk şarkısını bestelemiş/söylemiş? Önümüzde bilgisayar, internetten bakıyoruz, okuyoruz. Boncuk boncuk gözyaşı döküyor. Bir geç kalmışlık duygusu içinde. Onlar küçükten başlamışlar bu işe, o geç kalmış. İngilizce bile bilmiyormuş... Konservatuar iyi güzel de, onun esas istediği böyle bir komple sanatçı olmakmış. (italikler benimdir :)
Biz gerçekten mikemmel ebeveynleriz. Çenemize, sabrımıza sağlık. Anlattık da anlattık. Bıkmadan usanmadan, sinirlenmeden, dalga geçmeden, fazla fazla gereğinden fazla ciddiye alarak konservatuarın bir aşama olabileceğinden, bu yıl kazanamazsa gelecek yıllarda şansı olduğundan, olmadı başka kanalları deneyebileceğimizden, ancak ne olursa olsun çalışmak gerektiğinden, temel ve klasik müzik eğitiminin öneminden bahsettik de bahsettik.
Boncuk'um seni çok seviyoruz.

7 Haziran 2011 Salı

evimizin köşeleri . . .

Esin benim için önemli bir kavram. Hayatın temposu içinde kaybolanı bulup çıkarmak için bir an durup geriye çekilebilmek kadar önerilerin de önemli olduğunu düşünürüm. Farklı fikirlerden, bakış açılarından, tasarımlardan, uygulamalardan esinlenmelerle fark yaratılabilir gibi gelir bana. Hem de küçücük dokunuşlarla. Ya da bir farkındalık yaratır bu farklı olandan esinlenme hali.
Bazen sadece esinlenme için dolaştığım olur mağazalarda. Biraraya getirmekte zorlandığım kıyafetler ve aksesuarlar konusunda, ya da evde atıl duran eşya ve mobilyalara işlev ve anlam katmak üzere fikir alış-verişine çıkarım/çıkarız. Benim için tüketimin karşısında durur esinlenme. Vardır halihazırda elimde birşeyler ya, onlara farklı ve renkli bir dokunuştur aradığım. Yemek konusunda da benzerdir tutumum. Aynı malzemelere farklı bakabilmek basit bir akşam yemeğini özel bir kutlama yemeğine dönüştürür sanki. Tasarımın % çoğu esinlenmedir bence.
Bloglar, özellikle tasarımcı blogları benim için bu yüzden önem taşıyor. Bir an durup çevreme başka bir gözle bakmamı sağlıyor. Benim gibi anı koleksiyoncusu biri için önemli olabilecek detayları yakalamamı sağlıyor. İnsanın gözü birden bire o detayı bir fotoğraf ve anı karesinden görüyor ve yıllar sonra baktığımda her renginden farklı bir şey hatırlayacağım bu kareler ortaya çıkıveriyor.

6 Haziran 2011 Pazartesi

c a n . . .

Çocukları yazacağım demiştim ya. Heh, işte şimdi yazıyorum.
Cancan büyüdü. Artık 2.5 yaşında.
Top, renkler, sayılar derken şimdi de araba markalarına takıldı. Önce dili çözüldü, beşe sonra ona kadar saymaya başladı. Sonra sıra 10'lu sayılara geldi. Sonra da 20'lilere. Rakamları da tanıyor. Şimdilik 32 gördüğünde de 23 diyor ama çok sürmez... Herşeyi bir kere söylemek yetiyor. 50'ye kadar falan sayıyor. Ama bu durum sayılara özgü değil. İlk renklerle başlamıştı. Sadece ana renkler değil, mor ve gri gibi renkler de repertuarında bulunuyordu. Şimdilerde de çeşit çeşit araba markasını tanıyor. Ama bu ilgi arabalardan çok sembollere gibi. Sembol hafızası çok kuvvetli. Barthes okudum/okuyorum/okuyacağım. Bu okumalar sırasında Cancan’ın bu yeteneğini gözlemlemek bir hayli ilginç oluyor.
Çok neşeli, sıcak, iyi huylu bir çocuk. Can çocuk, can... Hala en sevdiği şey kafasını göğsüme gömmek. Öyle huzurla duruyor orada. Sakin, mutlu, sıcak... Geçen gün Animaux’da memeliler ve yavruları ile koklaşmalarına denk geldim de, çok benzer bir tarz tutturduğumuzu farkettim. Burun sürtmeler, mırlamalar, gurrlamalar, koklamalar... Antonia Mills bir seminerde reenkarnasyondan bahsettiğinden beri hep önceki hayatlarımızdan birinde koklaşan bir anne-yavru hayvan çifti olduğumuzu düşünüp duruyorum. Sesim mi yükseldi, hemen türlü şirinliklerle gözlerimi yakalayıp herşeyin yolunda olduğunu anlamaya çalışıyor. Ortamda bir gerilim mi var, hemen yanıbaşımda bitip, kolumun kanadımın altına girmeye çalışıyor.
Uykuya dalacağı zaman ya da kendi kendine bir oyun tutturduğunda daha önce dinlediği diyalogları tekrar ettiğini duyabilirsiniz. Örneğin büyükbabasının adı sorulduğunda Sinan yerine Nissan diyor ve biz buna kıkırdayıp duruyoruz ya, aynı diyalogu kendi başına seslendiriyor işte.
Saçları sarıya çalıyor. Kaşları gürleşti. Gözleri ışık ışıl. Küçük ağız hiç kapanmıyor :) Sanırım küçük bir ortodontik durum daha yolda... Geceleri hala yanımızda uyuyor. Üşenmeyip onu yatağına alan olursa buna itirazı yok. Biz süreyi uzatıyoruz sanki...
Artık talepleri ve tercihleri var. Yemek tercihlerini dile getiriyor.
Dışarı çıkacağımız zaman önceleri 5-6 oyuncak arabayı küçücük ellerine sığdırma gayretindeydi. Sonra şeffaf bir çanta/torba ile çözdük sorunu. Şimdi ne zaman ‘Hadi hazırlan!’ desem, torbasını alıp öncelikli arabalarını dolduruyor içine.
Akşam yemeklerinde dahi coşkuyla ‘kaavatı!’ diyor. (Bu arada Boncuk da hala kaffaltı diyor ve öyle yazıyor. Hiiiç düzeltmeye niyetim yok.) Herkesin masa çevresinde yerini alması coşku duyması için yeterli zaten. Saat 6:30 gibi kalkıyor. Ben kulağımla onu takip edip, titrek bir uykuyla uykuya doymaya debelenirken, o bir yandan çok meşgul bir edayla arabalarını toparlıyor, pencerelere tırmanıp sokakta park etmiş arabaları kontrol ediyor ve bütün bunları yaparken sürekli ve sürekli neşeli bir tonla konuşup duruyor.





Bu arada "vosvagen diiil fiilmooor!"

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...