23 Haziran 2010 Çarşamba

tren...

Kendini değerlendirebiliyor ve ifade edebiliyor olması öyle başka bir duygu ki...
Takılmalar takılmalar... Hayatımız bu takılmalardan kurtulmaya çalışmakla geçiyor. Tükeniyorum. Ama öyle çok anlatıyor öyle çok konuşuyorum ki, ister istemez o da çözmeye çalışıyor sanki kendini.
Önce misafirler giderken kendini nasıl üzgün ve keyifsiz hissettiğinden, neşeli coşkulu bir şeylerin sona ermesinden duyduğu sıkıntıdan bahsetti. Bunu sanki paylaşırsa çözecek gibi bir havası vardı. Öyle etkilendim ki. Sonra uyku aşaması gelince aslında bütün sorunun benden ayrı kalacak olması olduğunu söyledi. Uykuyla bitmeyen kavgasından bahsediyor. Uykuya dalma sürecimiz dillere destan ya. Uyursa ben gitmiş gibi olacakmışım. Benden ayrı kalacak olmasıymış uykuya direnişi. Biz bir tren gibiymişiz ve ben lokomotif o vagonmuş ve hep beni takip etmek istiyormuş.

21 Haziran 2010 Pazartesi

delilik...

Belki zamanı değil. Dışarıda pırıl pırıl ve de cıvıl cıvıl bir yaşam, içeride koşturmacalı heyecanlı, kanlı canlı bir yaşam sürüp giderken, bu zihin kıvrımlarından sıyrılmış düşünceleri okumak, o puslu duyguları üstüne giyinmek için falan çok da iş değil hani... Hele hele eş zamanlı olarak okuduğum Marry Douglas'la açtığı geniş çağrışım yolu düşünülecek olursa son derece gereksiz. O puslu ve kayıp duyguları anlamak ise son derece korkutucu.

16 Haziran 2010 Çarşamba

yemek listesi . . .

Cancan'in katı gıdalara başlaması, Boncuk'un 1. sınıfla beraber okula kendi beslenmesini götürmesi ve benim haftanın belli zamanlarında okula gidip geliyor olmamla beraber, ev hayatının en önemli dinamiği, 'Bugün ne pişireceğiz/yiyeceğiz?' sorunsalı tepe yapmıştı. Ben de hafta başında ya da pazar akşamları haftalık ve bazen iki haftalık yemek listesi oluşturmaya başladım. Eti, tavuğu, balığı, sebzesi, tahılı, vesaire hep dengeli olsun kaygısıyla oluşturuyordum listeyi. Bocuk için buzluğa atılan köfte ve börekler, sandviç ve salata alternatifleri, zeytinyağlılar, Cancan için uykunun bastırdığı saatlerde kolay yenilebilecek çorbalar, bizim için hafif akşam yemekleri düşünüyor, günlere dağıtıyordum. Yoğurdu evde yapmaya başlayalı 1 yılı geçti. Evdeki hareket sonucu buzdolabını dolu tutmak neredeyse imkansız. Bu liste sayesinde, alış-veriş listesi de ortaya çıkıyor ve periyodik olarak sanal market alış-verişi ile zaman kazanmaya ve mutfağımızı 4 kişilik farklı ihtiyaçları olan bir aile için her an hazır tutmaya çaba sarfediyorduk.
Tatille beaber durum daha esnek bir hale gelmiş olmakla beraber, bu plan işini seviyorum ve yazın da arada sırada olsa da liste yapacağım.
Bunu bana özgü bir tutum olduğunu düşünmedim hiç. Okullarda, iş yerlerinde aylık olark hazırlanır ya bu listeler. Ev ölçeğinde de olmaması imkansız diye düşünürüm. Çalışan insanlar bunu bir şekilde planlıyorlardır. En azından ben planlamaya çalışıyordum çalıştığım dönemlerde de. Bir de annemin eski bir iş arkadaşı ile ilgili anlattığı anektod vardır. Kadının listesi haftalık olarak değişmiyormuş ve her salı kabak yiyorlarmış. Annem hep gülerek anlatır bu durumu.
Ama bu durumun kültürden kültüre farklılıklar gösterdiğini düşünebilirdim. Ta ki pazartesi öğün planı ile karşılaşıncaya kadar... Özgür'ün önerisi bu iki haftalık listeleri saklamak ve belirli aralıklarla bunları yeniden uygulamaktı. Ben bundan sıkılabileceğimi düşünüp, bundan kaçındım. Ama şimdi bu listeyi görünce belki blogda bunu saklamak esprili olabilir diye düşünmeye başladım.

12 Haziran 2010 Cumartesi

kirlilik . . .

İnsanın yaşadığı her şeyi heran sorguluyor olması hastalıklı olduğu kadar, eğlenceli de... Çocuklarla yaşadığım pis/temiz pratiklerini yeniden yeniden düşünüyorum bu kitabı okudukça. Bütün bu temizlenme ritüelleri, alışkanlıkları gerçekten sadece sağlıklı olmakla mı ilişkili?

Kitap daha çok kapalı, uzak toplulukların dini ritüelleri üzerinden kirlilik olgusunu tartışıyor ama okudukça insanın aklına bir dolu soru doluşuveriyor.

İnsan kaotik yaşamında hep bir düzen arayışında. Yakaladığı düzen kırıntılarını paylaşma ve ortak bir düzen kurma peşinde de aynı zamanda. Ama ya bu paylaşma ve ortaklık kaygısı bir dayatmaya dönüşürse? Ya bir insan diğerini kendi gibi olmadığı için pis ve aşağı görmeye başlarsa?

Bugün pis ve temiz kavramlarını bakterilere ve hijyene bağlı olduğunu düşünüyoruz ama bakterilerin varlığından haberdar olalı 100 yıldan fazla olmadığını ve aslında bütün bu pratiklerin ve alışkanlıkların soyağacımızı salladığını düşünecek olursak, bunun çok farklı bir boyutu olduğununun farkına varabiliriz. Derdimiz hastalıklarla değil anlayacağınız, düzenle...

Artık daha rahatım.

8 Haziran 2010 Salı

ah be yağmur . . .


Tam da derslerim bitmişken, parklara salmışken kendimizi, tam da boncuk frizbiyi çözmüşken ve voleybol bisiklet ve tekerlekli ayakkabı antremanlarına başlamışken, tam da cano parkların özgürlüğünü keşfetmişken ve ardına bakmadan dolu dizgin koşuştururken yağmayacaktın bu kadar...

böyle parlıyor saçları işte . . .

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...