26 Kasım 2010 Cuma

zaman . . .

video

Cano... Artık 2 yaşında. İyi ki doğmuş, iyi ki doğurmuşuz...
Cano iki yaşında ne yapıyor?
Maknii diyor da başka birşey demiyor. (İlk göz ağrısı karakter Winnie idi. Boncuk'tan hazır çizgi filmlere ve okuma kitaplarına boyama ve çıkartma kitaplarını da katınca iine kültürümüz çoook gelişmişti.) İlk başlarda çok da dikkatini çekmeyen Şimşek McQueen yavaş yavaş sızdı hayatımıza. Filmini bir iki izlemeden sonra, bizim hikayelerimize malzeme oldu Arabalar filminin karakterleri. Sonra Lokum'un koleksiyonundan bizim oyuncakların arasına karışmış (!) promosyon boyutlu McQueen, Cano'nun elinden düşmez oldu. O zamanlar bir çok farklı kelimeyi de anlatan ttı Şimşek için de kullanılır oldu. Sonra yine boyama ve çıkartma kitapları ile efsane büyüdü :) Bu arada teyzenin koleksiyonundan bizim oyuncakların arasına karışan (!) Sally diğer ele yapıştı. 'Yapıştı'yı neredeyse mecazi anlamda kullanmıyorum. Çünkü bu iki araba da, uyurken, gezerken, yerken, altı temizlenirken falan heeeep elinde. Ttı filmi izleye izleye Maknii oldu. Öyle de kaldı. Ben bile artık McQueen diyemiyorum.
Kalemlere, boyalara, tebeşirlere de ayrı bir tutkusu var. Müsvetteler müsvette olalı böyle şenlik görmedi (diyemeyeceğim çünkü ablasını da biliyoruz.) Müsvette kağıtlardan boyama kitaplarına geçince ayrıca keyif almaya başladı. Özenle karalayıp duruyor hala hepsini...
Müzik ve dans ayrı bir tutku. Black Eyed Peas hep bir numara. Bazı şarkılarına neredeyse eşlik ediyor. Ablası ile beraber komşu kaçırtan şan çalışmaları yapıyorlar :) Dans figürleri de çok özgün. Yanyan dönmeler, figürlere uygun mimikler... Anlatılmaz yaşanır detaylar ama yazılmalıdır sonuçta...
Çok coşkulu, çok güler yüzlü. Ailenin tüm fertleri gibi misafir sever bir karakter. Evdeki misafir ve hareket onu inanılmaz coşturuyor. Geçenlerde arkadaşlarımız neşeyle hazırladığımız kocaman sofranın etrafına yerleşmeye başladığında, Cano'nun telaş halinde mutfağa gelip mama sandalyesini çeke çeke salona götürmeye çalışması unutulmazdı. Masanın coşkusunu çok seviyor.
Aile fertlerinin birbirine yapışık olarak yaşaması da tek dileği sanırım. Herkes birarada olmalı. Herkes aynı anda evden çıkmalı. Asansöre hepberaber binilmeli. Aynı anda arabaya binilip inilmeli. Anneanne ve dede gitmemeli. Babaanne ve büyük baba da kalmalı. Herkesin arkasından bir çığlık bir ağlama... Zor oluyor ayrılıklar ama sanırım Cano haricinde herkes bu sevgi gösterisinden mutluluk duyuyor.
İlginç olan haftaarasında babasının arkasından ağlamayıp, haftasonunda ekmek almaya giderken olay çıkarması. Artık Boncuk servise binerken arkasından da ağlamıyor. Yani rutinleşen ayrılıklarla başaedebiliyor sanki.
Pilava, köfteye, patatese bayılıyor. Meyve için deliriyor. Biraz (!) etobur. Kasapta sucuk hatta çiğ etler için mama diye ağlayabiliyor.
Çok hastalandı 2 ay kadar önce. Kötü bir bronşit. Bütün bir günü hastanede geçirdik. Evde makinemiz olduğu için gece eve gönderdiler yoksa bir süre daha tutacaklardı. Üzdü bizi. 'Böyle anlaşmamıştık.' deyip durdum. Yine de bunlar tedavisi olan, geçip giden hastalıklar diye düşünüp toparlanıyoruz tabii ki ama işte biraz gönül yorgunluğu oluyor. Ama ne mutlu ki, genelde sağlıklı, neşeli, coşkulu, sevgi dolu bir çocuk...
Kafasını göğsüme gömüp derin derin bir koklaması var ki, yazsam da yazmasam da unutabileceğim bir duygu değil. Kendini biraz kötü hissetsin, bir şeye canı sıkılsın, birşeyden korksun hemen geliyor, bir koklayıp gidiveriyor.
Öyle işte... Zaman geçiyor, o büyüyor ve ben unutuvereceğim diye telaşlanıyorum...
Yukarıdaki davetiyemiz. Cumartesi günü küçük bir grupla kutladık doğum günümüzü. İlk göz ağrımız iine ile hazırlandık partiye. Hatta pastayı bile Winnie başı şeklinde yaptık. Ama yine de partinin süperstarı McQueen'di. Maknii tutkusunu bilenlerin hediyeleri ile küçük bir koleksiyonumuz oluverdi birden. Ne favori şarkıları, ne çevrede koşturup duran çocuklar, ne babasının ve ablasının hevesle aldığı ahşap tren seti hiç ilgisini çekmedi hediyeler açıldıktan sonra. Aldı arabalarını kuruldu masaya. İnceledi, sürdü, inceledi, sürdü. Şimdilerde uykuya bir grup araba ile gidiyoruz.

Fotoğrafları da düzenleyeceğim umarım... Bir şekilde...
Her öğrenci bir gün tatili tadacaktır :-) Ben de işte o günlerde kendimi bu işlere adayacağım...

27 Eylül 2010 Pazartesi

ortaya karışık. . .




TÜBİTAK Bilim ve Eğlence günü için Ankara'daydık. Özgür danışılacak kişiydi. Görevliydi. Boncuk'a ilk başlarda söylemedik ama daha bu program gündeme girdiği anda babası onu da peşine takıp götürmek için planlar yapmaya başlamıştı. Şanslı çocuk. Ben cikletten çıktım ve onlara eşlik ettim :-P Cano mu? Kuzunun henüz böyle hareketli ve kısa bir seyahat için çok küçük olduğuna karar verip anneanne ve dede ile kalmasına karar verdik. İlk ayrı kalış yani...
Boncuk ilk gün bir etkinlik canavarı olarak annesini peşinde sürükledi durdu. Ne acıktı, ne yoruldu, ne sıkıldı... Herşeyi bir sünger gibi emmek için oradan oraya koşup duruduk Bilkent'in çocuklar için ayrılmış bilim etkinlik alanında. 'Bu kadar eğleneceğimi tahmin etmiyordum!' dedi bir ara... Gece gözleminden sonra zor oldu ama otele gitmeye ikna edebildik.
Ertesi gün kaleiçindeki otelimize komşu Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne sonra Anıtkabir'e gittik.
Heycan dolu, merak dolu, bilgi dolu, dolu dolu iki gün geçirdik...
Cano'yu bu kısacık ayrılıkta bile çok özledik... Ama buralarda da herşey yolunda gitmiş ne mutlu ki... 3-4 yıl sonra onun da farkındalığı arttığında bu tip kısa seyahatlerin hepimiz için ne kadar keyifli olacağını düşündükçe heyecanlandım.
Evet büyüyorlar. Bazen bu büyüme süreci hüzünlendiriyor beni. Bir daha bebek olmayacaklarının farkına varmak, nasıl açıklanır bilmiyorum ama tuhaf bir hüzün veriyor bana. Ama işte böyle zamanlarda her yaşlarının farklı heyecanlar ve paylaşımlarla dolu olacağının yırdına vardıkça başka bir coşku duyuyorum birden...
Yapacak çooooook güzel şeyler var...

7 Eylül 2010 Salı

dün akşam . . .

Resimdeki Sinem. 19 yıllık arkadaşız. Üniversite ilk yıl ilk haftadan beri. 13 yıl önce Prag'daki U2 konserine de beraber gitmiştik. Onunla sözleştik gittik. Ama giriş sırasında yine 13 yıl önceki konserde beraber olduğumuz ve belki 11-12 yıldır birbirimizi hiç görmediğimiz bir diğer arkadaşımızla daha karşılaştık.
Düğünden (ben yazmadım değil mi düğünü yahu....) kalan bütün kurtlarımı döktüm. Zıpladım, dansettim, hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti, bağırdım, şarkı söyledim, eskiden nasıl biri, nasıl bir genç olduğumu hatırladım, ıslandım umursamadım, yerlere oturdum takmadım, çantadaki sandviçleri ve suları kapıdaki görevlilere kaptırmadım diye sevindim. Uzun zamandır kendimi bu kadar genç hissettim...

Var baska resimler. U2'yu ise daha önce zaten yazmışım.
http://ilerigeri.blogspot.com/2009/03/u2-tarihcem.html

31 Ağustos 2010 Salı

ayvalık . . .

Bu mu ne? Sarımsaklı'da lunapark eğlencesinden geriye kalanlar... Keşke Boncuk'un çığlıklarını ve 'Anne burada istediğim kadar bağırabilirim!' coşkusunu da kaydetseymişiz...


29 Ağustos 2010 Pazar

yine döndük . . .

Bu yaz gittik gittik döndük... Boncuk sonunda 'Anne, ben bu yaz denize, havuza doydum. Eve döneceğiz diye hiç üzülmüyorum.' bile dedi. Ki bilen bilir kolay kolay bir şeye doydum demez. Aklımda kalanları Türkiye-Rusya maçının hemen akabinde not alayım dedim... 8 gündür bilgisayardan uzağım ya... Bir oturuşta bir kaç kuş hesabı.
Şöyle özetleyeyim.
Önce Assos. Çok rüzgar. Çok çok rüzgar. Çok dalga. Denize girmek için az olasılık. Çabuk karar. Hızlı hareket. 2. gün Ayvalık'a hareket. Güzel tesis. Kötü işletme. Bir terkedilmiş tesis duygusu. Bir Agatha Christie polisiyesi tadında hergün yeni bir karakter tanıma. Çok sinek. Çok çok sinek. Bir gecede kaç sinek öldürülebilir? 12? 30? Arka arkaya 2 gün olası mı? Öğlen Cunda'sı. Duble sakızlı türk kahvesi=ilaç. Akşam Cunda'sı. Sakızlı dondurma=Çocuklar için ilaç. İkindi Patriça'sı. Hızlı papalina tava mideye indirme. Ayvalık tostu. Cano'nun tost keyfi. Boncuk'un yosun cığlıkları. Cano'nun 'elmam o kadar büyüktü ki.' halleri... Bu defa merhaba yerine 'hav' deyişi... Deniz+kum=çocuklar için ilaç. Tatilin sondan 2. gününe kadar fotoğraf makinesine el atmayış. Öyle bir haller yani... Cano'nun öğlen uykusunda bolca 'Muz Sesleri'. Yani...

22 Temmuz 2010 Perşembe

kumru. . .

Özgür biz İznik'teyken çiçeklere su verdi. En son perşembe sabahı vermiş. Kumrucan o sırada yokmuş. Cuma akşamı eve uğramadan İznik'e geldi Özgür de. Demek en erken perşembe günü bu yuva yapılmış. Kuşlar Kitabı kumrularla ilgili bilgi vermese de, elimize alındı hemen. En az iki hafta kuluçkaya yattıklarını öğrendik örneğin. Şimdi heyecanla, yavru kuşu bekliyoruz. Evet sadece tek yumurta var. Umarım herşey yolunda gider onun için...

iznik. . .


7 Temmuz 2010 Çarşamba

6 Temmuz 2010 Salı

dönüş . . .

Fiziksel olarak döndük de, ruhsal olarak hala oralardayız. Hatta yerleştik bile... Bozcaada'dan bahsediyorum. Aklına düştü mü Bozcaada, zor başka yere ikna olmak. Biz de geçen sene Cancan'ın bebekliği nedeniyle ertelediğimiz geleneksel kaçışımızı bu yaz çok da geçe kalmadan yaptık. Bavulları hazırlarken, dışarıda şakır şakır yağmur yağıyordu ve öyle keyifsizdim ki... Bavula uzun kollular hatta polarlar falan koydum. Sonra... Sonra... Sabah hava yükseldi. Pırıl pırıl bir hava ile bindik ve de indik feribotlardan. Herkes iptal etmiş rezervasyonları. Feribot boş, ada sakin... Ama hava pırıl pırıl. Söylenen o ki, son yılların en yüksek deniz suyu sıcaklığı bu yaza denk gelmiş. Daha adaya atar atmaz kendimizi Ayazma'ya koştuk. Ayazma sakin. Sular sakin. Çocuklar mutlu. Biz mutlu...
Nefis bir tatildi. Anne&babalık mesaisi olmasa tam tembellikti diyebilirim. Daha tatil hayali kurarken ufaklıkların uykusunu hesaba katarak, koşturmaca istemiyorum, sabah deniz seansı hem yorucu, hem de 'kötü güneş saatleri'ne denk geliyor diye hep öğleden sonrasını ve hatta aksam saatlerini kumsalda gecirmeyi koymuştum kafaya. Herkes bu fikre uyum gösterince, sabahtan saat dörde kadar bahçede takılma ve ardından akşam saat bazen sekize kadar kumsalın tadını çıkarma şeklinde geçti günler. Harikaydı. Kumsalda akşam saatlerinin tadına doyum olmadı. Hatta ufaklıkların uyku saati ve yemek saati çakışma kaygısı olmasa güneşi bile batırabilirdik oralarda. Bir başka yaza diyorum...
Çocuklar bahçe ve kumsal ile öyle beslendiler ki... Çok mutluydular. İnsan o günlerden sonra çocukları getirip apartmana tıkınca öyle mutsuz oluyor, öyle hesap kitap yapıyor ki...
Boncuk dudakları morarana, derisi buruşana kadar çıkmadı sudan. Biraz arkadaş gerilimi yaşandı ama keyfi yerindeydi genelde.
Cancan sudan korktu. E çok da şaşırmadık. En son İznik'te, göl kenarında ayaklarını suyun içinde uzatmış otururken, suyun altından taş almak için eğilip de, başı suya gömülünce banyoda bile biraz tedirgin olmaya başlamıştı. Ada'da engin Ege'ye karşı birazcık(!) korku anlaşılabilirdi dolayısıyla. Bir-iki gün araba ile kumsaldan önce son virajı dönüp de denizi görünce bile ağlamaya başladı. Sonra sonra kumda aklı suda oynadı durdu. Aklı suda diyorum çünkü diğer çocuklar ve büyükler bol gürültülü şekilde suda oynarken o hem eğlenceye katılmak ister gibiydi hem de temkinliydi. Kıyıya bir yanaştı bir uzaklaştı.
Ama Ada'daki bu tatilimize damgasını vuran Cancan'ın miyavlamasıydı. Pardon. 'Maauv'laması demeliyim. Çünkü Cancan bir kedi gibi çıkarabiliyor bu sesi. Benim kediler miyavlamaz maaauvlar iddiam sonucu açtığım yolda o hızla geliştirdi kendini :-) Kedilerle diyaloğunun iyi olmasının yanında her karşılaştığı ve tanıştığı insana bakıp 'maaauv' demesi dediğim gibi tatilin en eğlenceli anlarındandı. Öyle mutlu ve huzurluydu ki. Kocaman gülümsemesi ile herkesin hayranlığını kazandı. Ne uyku ne yemek ne sosyallik anlamında sorun çıkarmaması ile hayatı bizim için tatile yakışır şekilde kolaylaştırdı. Tüm pisboğazlılıklara coşkulu katılımı ve yerde her bulduğunu ağzına atması ile 'çöpçü' ünvanını kazandı. Masalardan ve şezlonglardan yiyecek aşırıp, yakalanınca yine kocaman gülümseyerek sıvışmaya çalışması ile de kediliğin tescil ettirdi.
Tatilin yıldızıydı anlayacağınız.

23 Haziran 2010 Çarşamba

tren...

Kendini değerlendirebiliyor ve ifade edebiliyor olması öyle başka bir duygu ki...
Takılmalar takılmalar... Hayatımız bu takılmalardan kurtulmaya çalışmakla geçiyor. Tükeniyorum. Ama öyle çok anlatıyor öyle çok konuşuyorum ki, ister istemez o da çözmeye çalışıyor sanki kendini.
Önce misafirler giderken kendini nasıl üzgün ve keyifsiz hissettiğinden, neşeli coşkulu bir şeylerin sona ermesinden duyduğu sıkıntıdan bahsetti. Bunu sanki paylaşırsa çözecek gibi bir havası vardı. Öyle etkilendim ki. Sonra uyku aşaması gelince aslında bütün sorunun benden ayrı kalacak olması olduğunu söyledi. Uykuyla bitmeyen kavgasından bahsediyor. Uykuya dalma sürecimiz dillere destan ya. Uyursa ben gitmiş gibi olacakmışım. Benden ayrı kalacak olmasıymış uykuya direnişi. Biz bir tren gibiymişiz ve ben lokomotif o vagonmuş ve hep beni takip etmek istiyormuş.

21 Haziran 2010 Pazartesi

delilik...

Belki zamanı değil. Dışarıda pırıl pırıl ve de cıvıl cıvıl bir yaşam, içeride koşturmacalı heyecanlı, kanlı canlı bir yaşam sürüp giderken, bu zihin kıvrımlarından sıyrılmış düşünceleri okumak, o puslu duyguları üstüne giyinmek için falan çok da iş değil hani... Hele hele eş zamanlı olarak okuduğum Marry Douglas'la açtığı geniş çağrışım yolu düşünülecek olursa son derece gereksiz. O puslu ve kayıp duyguları anlamak ise son derece korkutucu.

16 Haziran 2010 Çarşamba

yemek listesi . . .

Cancan'in katı gıdalara başlaması, Boncuk'un 1. sınıfla beraber okula kendi beslenmesini götürmesi ve benim haftanın belli zamanlarında okula gidip geliyor olmamla beraber, ev hayatının en önemli dinamiği, 'Bugün ne pişireceğiz/yiyeceğiz?' sorunsalı tepe yapmıştı. Ben de hafta başında ya da pazar akşamları haftalık ve bazen iki haftalık yemek listesi oluşturmaya başladım. Eti, tavuğu, balığı, sebzesi, tahılı, vesaire hep dengeli olsun kaygısıyla oluşturuyordum listeyi. Bocuk için buzluğa atılan köfte ve börekler, sandviç ve salata alternatifleri, zeytinyağlılar, Cancan için uykunun bastırdığı saatlerde kolay yenilebilecek çorbalar, bizim için hafif akşam yemekleri düşünüyor, günlere dağıtıyordum. Yoğurdu evde yapmaya başlayalı 1 yılı geçti. Evdeki hareket sonucu buzdolabını dolu tutmak neredeyse imkansız. Bu liste sayesinde, alış-veriş listesi de ortaya çıkıyor ve periyodik olarak sanal market alış-verişi ile zaman kazanmaya ve mutfağımızı 4 kişilik farklı ihtiyaçları olan bir aile için her an hazır tutmaya çaba sarfediyorduk.
Tatille beaber durum daha esnek bir hale gelmiş olmakla beraber, bu plan işini seviyorum ve yazın da arada sırada olsa da liste yapacağım.
Bunu bana özgü bir tutum olduğunu düşünmedim hiç. Okullarda, iş yerlerinde aylık olark hazırlanır ya bu listeler. Ev ölçeğinde de olmaması imkansız diye düşünürüm. Çalışan insanlar bunu bir şekilde planlıyorlardır. En azından ben planlamaya çalışıyordum çalıştığım dönemlerde de. Bir de annemin eski bir iş arkadaşı ile ilgili anlattığı anektod vardır. Kadının listesi haftalık olarak değişmiyormuş ve her salı kabak yiyorlarmış. Annem hep gülerek anlatır bu durumu.
Ama bu durumun kültürden kültüre farklılıklar gösterdiğini düşünebilirdim. Ta ki pazartesi öğün planı ile karşılaşıncaya kadar... Özgür'ün önerisi bu iki haftalık listeleri saklamak ve belirli aralıklarla bunları yeniden uygulamaktı. Ben bundan sıkılabileceğimi düşünüp, bundan kaçındım. Ama şimdi bu listeyi görünce belki blogda bunu saklamak esprili olabilir diye düşünmeye başladım.

12 Haziran 2010 Cumartesi

kirlilik . . .

İnsanın yaşadığı her şeyi heran sorguluyor olması hastalıklı olduğu kadar, eğlenceli de... Çocuklarla yaşadığım pis/temiz pratiklerini yeniden yeniden düşünüyorum bu kitabı okudukça. Bütün bu temizlenme ritüelleri, alışkanlıkları gerçekten sadece sağlıklı olmakla mı ilişkili?

Kitap daha çok kapalı, uzak toplulukların dini ritüelleri üzerinden kirlilik olgusunu tartışıyor ama okudukça insanın aklına bir dolu soru doluşuveriyor.

İnsan kaotik yaşamında hep bir düzen arayışında. Yakaladığı düzen kırıntılarını paylaşma ve ortak bir düzen kurma peşinde de aynı zamanda. Ama ya bu paylaşma ve ortaklık kaygısı bir dayatmaya dönüşürse? Ya bir insan diğerini kendi gibi olmadığı için pis ve aşağı görmeye başlarsa?

Bugün pis ve temiz kavramlarını bakterilere ve hijyene bağlı olduğunu düşünüyoruz ama bakterilerin varlığından haberdar olalı 100 yıldan fazla olmadığını ve aslında bütün bu pratiklerin ve alışkanlıkların soyağacımızı salladığını düşünecek olursak, bunun çok farklı bir boyutu olduğununun farkına varabiliriz. Derdimiz hastalıklarla değil anlayacağınız, düzenle...

Artık daha rahatım.

8 Haziran 2010 Salı

ah be yağmur . . .


Tam da derslerim bitmişken, parklara salmışken kendimizi, tam da boncuk frizbiyi çözmüşken ve voleybol bisiklet ve tekerlekli ayakkabı antremanlarına başlamışken, tam da cano parkların özgürlüğünü keşfetmişken ve ardına bakmadan dolu dizgin koşuştururken yağmayacaktın bu kadar...

böyle parlıyor saçları işte . . .

30 Mayıs 2010 Pazar

yaz . . .

İki anlamlı... Hem mevsim, hem yazmak fiilinden emir.
Boncuk'la ne çok oynadık bu oyunu. Ama bugünlerde, okulda zıt ve iki anlamlı kelimeler alıştırmaları var da, oradan düşüverdi aklıma.
Yaz geldi. Geldi di mi? (Özbek bir arkadaşım var doktorada. 5 yıldır Türkiye'de. Hikayesini ondan izin almadan paylaşmak istemiyorum ama 5 yılda tüm inceliklerini öğrendiği Türkçe için en önemli tespiti "Konuştuğunuz gibi yazmıyorsunuz." oldu. Nedense artık benim de içimden gelmiyor yapacağım, değil mi, vesaire yazmak...)
İçim tatile çıkalı bir-iki hafta oldu da, okulla ilgili sorumluluklarım ancak geçen perşembe bitti. okunacaklar, yazılacaklar, fotoğraflanacaklar derken iki dönemi ve bir çok dersi geride bıraktım. Çoook rahatladığımı söylemeliyim. 3 gündür, bir hafiflik halidir gidiyor. Hatta dün çekirdek çıtlayıp, örövizyon seyrettim. Bütün yılın ağır teorilerinden sonra, hafif birşeyler çok iyi gidecekti ve öyle de oldu.
Haziran sonu Bozcaada'ya gidiyoruz. Ayarlamaları yaptık gibi. Şu son iki haftayı sağlıklı atlatabilmiş olmamı da bu ayarlamaları erkenden yapmış olmamıza bağlıyorum. O kaçış düşüncesi beni bir şekilde motive etti.
Çocuklar... Ah çocuklar ah... Neşe, sızı, çoşku, yorgunluk, koşturmaca, koşuşturmaca, sinir, stres, plan, program, yaşlanma, yetişememe, oyun, telaş, eğitim, sağlık, beslenme, bıcırdamak, gıcırdamak, düşmek kalkmak, şikayet, endişe, umut, kaygı, heyecan, korku, aşk, aşk ve yeniden aşk...
Boncuk geçen gün "Anne, seni bilmediğim şeylerden daha çok seviyorum." dedi. Sonra da evrene dair bilmediklerimizi kasttettiğini belirten birşeyler anlattı durdu. Ama ben o sevgi sözcüklerinde çakılıp kaldım. O ana, o duyguya çıpa attım. O konuştu da konuştu... Ben dedim. "İşte bunun için... Sadece bunun için..." İçimden. En derinlerden. O duymadı. O duymuyor zaten. Beni delirtircesine duymuyor söylediklerimi. Sürekli didişip duruyoruz. Ama nasıl bir aşksa işte, o böyle şeyler bulup çıkarıyor dağarcığından. Ben de her didişme, her söylenme, her gürültü sonrasında, küllerimden yeniden doğup, daha kocaman seviyorum sanki onu...
Cano bir telaş halinde. Keşfedecek ne çok şey var. Kendi başına yapılan ne çok şey var. İpuçlarını kaptı ya, durdurabilene aşk olsun. Kucağımda artık sayılı dakikalar duruyor. Sadece uyku öncesi artık kemikleşen ninni klasiklerim, Benimle oynar mısın? Do you want to know a secret? ve Falling in love eşliğinde bu telaş sona eriyor. Ayna karşısında mimikler yapıp,değişik sesler çıkarıyor. Keyif aldığı bir köşe keşfettiğinde teker teker arabalarını oraya taşıyor, çok önemli bir işi sahiplenmişcesine. Ablasının arkadaşları geldiğinde onlara katılmanın coşkusu ile cıvıldıyor. ..dde diyor, anne diyor ince a ve kalın e ile. baba diyor. bitti diyor. herşeyi hıhılayarak istiyor. büyüyor büyüyor büyüyor...
Büyümek demişken tam 37 yılı bırakmışım geride... Ne çok zaman! Ne çok şey yapmışım!
Yola devamç daha çok işimiz var...

21 Nisan 2010 Çarşamba

şehir...

Geçen ay, dedenin köy yollarına düşeceği konuşulurken, esin perileri uçuşmuştu... Dersimiz resim deyince aklıma geldi...
İşte köy, işte şehir...


16 Nisan 2010 Cuma

13 Nisan 2010 Salı

bahar . . .


9 Nisan 2010 Cuma

renk örüntüsü...

Boncuk'un kendi gibi bıcır bıcır bir arkadaşı var. Evleri çok yakın. Gidip gelmeler çok rahat. Okul sonrası oynamalar da. Geçenlerde legolarla uğraşıp bunu yaptılar. Kıkırdaya kıkırdaya. Ben tabi çağrışımcı başı, hemen kitabını açıp Mondrian'ın resimlerini gösterdim. Sonra dedim 'Sizin çalışmanızın ismi ne ?' Dedim ya arkadaşımız da pek bıcır bıcır. Yanıt şöyle: 'Renk örüntüsü! Ama şölen de diyebiliriz!'
Bunların hepsi özel çocuklar...

yetişir misin anne?

Boncuk doğumgünü partisinden bir gece önce odasında yalnız başına uykuya dalmaya başladı. (Artık 7 yaşında ve bu demektir ki 7 yıldır, o uykuya dalana kadar ona eşlik etmem(iz) gerekiyordu. Ben çocuğuyla yatağa gitmeyi, orada kitap okumayı, sohbet etmeyi, sorularına yanıt vermeyi vesaire vesaire son derece seven bir anneyim ama tüm bu uykuya dalma (dalamama) süreci, yıllar içinde benim için bir sinir buhranına dönüşmüş durumdaydı. Kanırtan, bayıltan bir debelenme ve yorgunlukla son buluyordu uykuya dalma süreci. Ne yöntemler, cezalar, ödüller denedik bana mısın demedi. Ama işte o ben büyüdüm durumu galiba ,bu defa, onun da aslında çok istediği bu gelişmeye ön ayak oldu.)
Ama hala küçük bir ayar sorunumuz var. Kendi yatacak ama onu ben yatıracağım, öpeceğim, öpeceğim, sarılacağım ve tekrar öpeceğim, kafasına yorganı çekecek, hazır olacak, bana git diyecek, ben de gideceğim. Peki her akşam bunu yaşamak da kanırtıcı olabiliyor, hele ki yılların birikimi ile tepkiyince, yani eşik bayağı aşağıya çekilebiliyor, ama yine de geride bıraktığımız süreç için ufak bir bedel diye düşünmeye çalışıyorum. Fakat durum bununla da kalmıyor ne yazık ki :-) Hava kararmaya başlar başlamaz, bir sorgulama başlıyor :'Anne yetişir misin?' Ne demek bu şimdi değil mi? Efenim durum şu: Eğer cancan'ı ben uyutacaksam ve onun uyku saati biraz geçe kayacak gibiyse, uyku öncesi seramoniye yetişir miyim, yetişemez miyim... Yok ama öyle 1-2 kereden bahsetmiyorum. Uyku saatine kadar bir takılmadan bahsediyorum. Anlatılmaz yaşanır bir durum yani...
Bu arada hayat öyle hızlı, öyle karışık, dolu, yoğun artık ne derseniz geçiyor ve sorumluluklarımla öyle yek vücut yaşıyor ve soluyorum ki, ben bu küçücük masum cümle ile her seferinde yeniden telaşa düşüyorum...
Gerçekten... Yetişir miyim?

5 Nisan 2010 Pazartesi

doğuştan...

Kızlar maçı alamadı ama olsundu...

27 Mart 2010 Cumartesi

yavaşlamak . . .

Biraz yavaşlamaya ihtiyacım var. Boncuk gibi oyalanabilmeye, yaptığım şeye dalıp zamanı unutabilmeye, başka sorumluluklara ve zorunluluklara takılmadan takılabilmeye, havuçları doğrarken sadece havuçları doğruyor olmaya, susmaya, düşünmemeye, planlamamaya, hazırlanmamaya, yetişmemeye, uyumaya, dinlemeye çok ihtiyacım var...

22 Şubat 2010 Pazartesi

ev dağınık, ben daha dağınık...

Okullar başladı. Yani genel söylem anlamında değil. Hem benim hem Boncuk'un okulu başladı anlamında. Dedim bu dönem sınırlarımı daha nasıl zorlarım, aldım en güzelinden(!) 5 ders. Kendimi her piknikte eşyaların yüklendiği İyor gibi hissediyorum. İçim Tavşan dışım İyor... Ay ne diyorum ben yaa. Oku oku teorileri, sonra kalk Winnie the Pooh'la anlat derdini... Olacak iş değil.
Cancan yürümeye başladı. Evin içinde vızır vızır bir cüce... Çocukların en yemelik dönemi bu 1-2 yaş arası. Sonrası... Biliyorsunuz işte... Eli kalem tutar oldu. Algısı hareketleri değişti. Bir çocukluk geldi üstüne.
Eli uzun bir süredir kalem tutan Boncuk için ise herşey bir esinlenme kaynağı zaten. Örneğin NTV'nin Macbeth resimli romanı karıştırıla karıştırıla ortaya bu çıktı. Karşınızda Lady Macbeth...
Evin içinde tüm eşyalar (ve odalar) aidiyet duygusunu yitirdi. Bu şiirsel cümleyle aslında evin içinde cirit attıklarını söylemek istiyorum. Cancan'ın dolabı, Boncuk'un dolabı oldu. Çamaşır/çalışma odası Boncuk'un odasına dönüştürüldü. Küçük tuvalet küçük depoluğa teşrif etti, vesaire vesaire...
Dün bizi heyecanlandıran bir etkinlik haberi ile yollara düştük. Ne o Kahve Festivali varmış efenim Sultanahmet'te... Olur tabi olmaz mı... Ama nasıl olur, hangi anlayışla olur, değer mi?
Evet hep okuyorduk da şu muhteşem 2010 İstanbul Kültür Başşeysi bütçesinin nerelere aktığını, bizzat gidip görmüş olduk. İki tane masa, iki fesli barista, 3 kilim dokulu tabure, falan... Neymiş... Kakuleli, vanilyalı siyah üzüm çekirdekli Türk kahvemiz varmış 1939'dan beri... E o zaman bu da yanımıza kar kalsın dedik ve sarnıç temasını (festival 1001 Direk Sarnıcı'nda yapılıyordu) bozmayalım diye baba&kızı Yerebatan Sarnıcı'na gönderdik.
Geçen hafta da, Disney Müzikali için yollara düşüp, Sütlüce-Üsküdar vapur hattının keyfini sürmüş olunca bir turistik hal geldi üstümüze...
Bahar gelsin, kimse tutamaz bizi...
Beynim kazan gibi. Okuduğum herşey beni bambaşka bir anlam sistemine götürüyor. Antropoloji teorisi sahip olduğun bütün değerleri yeniden yeniden sorgulamanı sağlayan müthiş yaklaşımlarla dolu. Keşke zaman olsa, şöyle en basitinden nereden nereye geldim yazabilsem. Yolum sandığımdan daha uzun. Ama süre az... Bu çelişki de çatlatacak beni diye endişeliyim.
Bir emik/etik sorunsalı var ki evlere şenlik... Haftasonu okuduğum Kadın Sünneti haberi bu sorunsalın göbeğinden bildiriyor. Etik yaklaşım diyor ki : ' Bu insanlık dışı!' Emik yaklaşım diyor ki : 'Sen kimsin ki, insanlığın ne olduğunu söylüyorsun? Bu binlerce yıllık bir gelenek. Bu halkların anlam sistemini algılamadan nasıl yargıya varabilirsin?' Öncelik bir sosyal araştırmacı ve bir bilim insanı algılamasını yerleştirmek, yargılara varan bir aktivist olmak değil anlaşılacağı üzere...

11 Şubat 2010 Perşembe

yarıyıl tatili, vesaire vesaire...

Boncuk, bu işi sevdi.
Salih Memecan kitabına kocaman bir Limon çizdi.
Robot Zoo'da eğlendi...
Prenses ve Kurbağa'yı izledi. (Ne güzel şarkılardı onlar...)
Dışarıda hayat böyleyken, içeride böyleydi...

22 Ocak 2010 Cuma

kuş hasta . . . ydı yani . . .

Toparlanıyor. Orta kulak iltihabı başlangıcı, bronşiyolit, ortaya karışık hastalandı. 2 gece zordu. İlk antibiyotik ve bilimum antihistaminik ve antiastmatik ilaçlarla kendine geliyor şimdi. Baba gondollar diyarında. Anneanne ve diğer saz arkadaşlarımızla yoğun 1-2 gün geçirdik. Şimdi sular duruldu...
Hasta kuşun kendinde güç bulduğu her an kocaman gülümseyişi ve bizi eğlendirmeye çalışması ve neredeyse her kapı gıcırtısına dahi sallanarak eşlik etmeye çalışması hepimiz için unutulmaz kareler yarattı yine...

18 Ocak 2010 Pazartesi

çocuklar için u2 . . .

Biz bunu bulmuştuk...
Amca bunu getirdi...

kuzuların sessizliği . . .


kuleler . . .

video

Kameraya çeksek bu kadar etkili olmazdı sanki. Amca Noel tatilini fırsat bilip buralara gelince elinde kamera bol bol çekti kuzuları. Böyle neşeli kareler çıktı yine ortaya. Kuleleri yıkma tutkusu da kayıt altına alınmış olundu böylece...

17 Ocak 2010 Pazar

cimcime . . .

Yeni keşfimiz. Az yazı bol illüstrasyon. Boncuk için süper bir anti kahraman.

13 Ocak 2010 Çarşamba

bugünlerde . . .

Geçen yaz tatil için bir yerlere kaçamadık ya, hep kendimi çocuklarla beraber upuzun bir kumsalda güneş tepede, çocuklar kum ve suyla oynarken, ben sadece uzanıp onları seyrederken ya da kırlarda çocuklar koşturuken ben yine uzanıp bütün elektriğimi toprağa akıtırken hayal ederken buluyorum. Ya ev hayatının bana yüklediklerinden ya da benim ev hayatı için kendime yüklediklerimden yorgun, bu hayallerle güç buluyorum bugünlerde.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...